Öncelikle kitabı okumaya başladığımda her şey çok güzel gidiyordu. Tarık ve Suada’nın aşkı mükemmeldi. Suada’nın teyzesi ve ailesiyle mutluluğu hayat enerjileri çok güzeldi. Hatta Tarık ve Suada’nın aşkına imrendim.
İşte insanın kaderinde ne varsa ondan kaçamaz derler ya. Bu kitapta da aynen öyle oldu. Her şey bir o kadar güzel giderken bir an da hiçe sayılamayan o gerçek ‘’savaş’’ kapıdaydı. Ama savaştan bambaşka bir boyuttu. Bu savaş adı altında bir ‘’soykırım’’dı. Burada kitaptan bir paragraf ile parantez açmak istiyorum. Çok etkilenmiştim. Şöyle diyordu paragrafta:
‘’Evet, gerçeği itiraf etmek gerekirse bu bir savaş değildi. Kadınlar hiçbir savaşta bu kadar mağdur edilmemişti. Bu bir soykırımdı ve bu soykırımla Müslüman Boşnakların soyları tecavüzlerle dönüştürülmeye çalışılıyordu. Bu savaşın ne yazık ki en acı tarafı da buydu…’’
Sırpların o acımasızlıkları, vicdansızlıkları ve insan dışı hareketleri aşırı kötüydü. Kitabı okurken hep şunları sordum kendime ‘’Bir insan bir insana bunu yapabilir mi? Yapsa bile nasıl yapabilir? Hiç mi vicdanı sızlamaz insanın?’’ Ve belli bir noktadan sonra bazı yerleri cidden okurken çok zorlandım. O insanlar orada yaşadıklarına çok üzüldüm.
Sırpların, Boşnak Müslüman kadınlara zorla sahip olmaları, onlarla soylarını sürdürmek istemeleri… İnanın insan ne diyeceğini bilemiyor. O kadar zor ve kötü şeyler ki… Binlerce insanı gözleri bile kıpırdamadan öldürmeleri böyle bir vicdansızlık yok yani.
Çoğu Boşnak Müslüman kadınlar ölmese bile ruhları ölmüştü artık. O tecavüzlerden sonra kendilerini kirlenmiş ve pis hissediyorlardı. Ama asıl kirlenmiş ve pis olan bunu onlara yapan Sırplardı.
Bu kitap bana hiçbir kimseye kolay kolay güvenmemem gerektiğini gösterdi. Çünkü Boşnaklar Sırpları komşuları olarak görüyordu, ama Sırplar onları