Burada Nietzsche'nin Üstüninsan'ını daha iyi anlamak için onu Mevlâna'nın merd-i mümin'i ile mukayese etmek isterim. Çok kısaca söylemek lazım gelirse, Nietzsche'nin tasavvur ettiği Ubermensch hep kendi kuvvetlerine dayanarak, kendi arzularına göre hareket eden, ilahi bir kuvvete bağlı ve mesul olmayan bir varlıktır. Oysa Mevlâna'nın ideal insanı, "er" yahut "eren" kişisi kendi ifadesiyle merd-i mü- Tanrı'nın kulu olarak ruhi kuvvetlerini ve iradesini güçlendiren “eren”, iç âleminmin'i, Tanrı'yı inkâr etmek şöyle dursun tam anlamıyla "abd"dır, Tanrı'nın kuludur. de derinleşerek duyular ötesine kement atan kişizadedir. Mevlâna'nın tavsif ettiği merd-i mümin, Peygamber'in yeğeni ve damadı Hz. Ali'de tecelli eder; Ali, ideal bir "eren”dir. Bu yüzden onun için, Lâ feta illâ Ali, Ali'den başka feta/eren/yiğit yoktur denir. İşte Hz. Mevlâna, tıpkı Nietzsche'nin Üstüninsan'ı araması gibi bu merd-i mü- min'i aramaktadır: "Hayaletler! Hayvanlar! Oysa yalnız bir er kişiye hasretim!”
Nietzsche'nin Üstüninsan'ı güç hırsından doğar; hatta kötülük, Üstüninsan'ın gelmesine hizmet ediyorsa gereklidir; kötüler ve zorbalar gereklidir, çünkü bunlar güçlerini artırması için insanı teşvik eder ve böylece Üstüninsan'ın gelişimini destekler. Buna karşılık Mevlâna'nın merd-i mümin’i sevgiden doğar, sevgiden beslenir ve bütün yaratılmışlara karşı sevgi duyar. Üstüninsan mağrurdur, gözü yüksekler- dedir, merd-i mümin alçak gönüllüdür, gözü gönüllerdedir.
Üstüninsan daha fazla güç elde etmek için, hırs için dünyayı fethetmek ister, merd-i mümin yani "eren" kişi ise aşk adamıdır, dünya ile bütünleşmek, onunla izdivaç etmek ister. Biri alır diğeri verir. Biri tanrısızlığın en bariz ifadesi, diğeri ise Tanrı'nın mükemmel bir aynasıdır.