Kaç saat daldığını bilmiyordu. Kendisini tuhaf bir boşluğun
içinde tepetaklak olmuş durumda bulurken paldır
küldür sesler duyması bir oldu. Başını tahtaya vurduğunu
hissederken öldüm mü acaba diye düşündü. Zaman zaman
saraya çağırdığı, sohbetinden zevk aldığı, yumuşak beyaz sakallı
Rum patriğin, insanın öldüğünü fark etmediğini ama gömüldükten
sonra doğrulmak istediğinde başını tabutun tahtasına
çarpınca "eyvah demek ki ölmüşüm" diyerek durumu
anladığını anlatışı aklına geldi. Rahip haklıysa o da tahtaya
çarpmıştı başını, ne var ki kendisi -elhamdülillah- Müslümandı,
hatta İslam halifesiydi, Allah resulünün halefiydi, tabutla
gömülemezdi, kefenle toprağa verilirdi, hatta kefenin bir bölümü
açılarak defnedilirdi ki teni toprağa değsin.
Karanlık odada yavaş yavaş doğrulurken şeyhini andı.
Genç yaşında kendisini Şazeli tarikatına intisap ettiren iki cihanda
yüzü ak olası Şeyhi Zafir ona bir giin demişti ki "Bak
Hamid evladım, herkesin kaderi levh-i kalemde yazılıdır, biz
bununla doğarız. İşte her şey şuraya yazılır. " Şeyhi Zafir bunu
söylerken elini genç müridinin geniş alnında gezdirmişti. "Ne
var ki sen herkes gibi tek kaderle değil üç kaderle doğdun evladım.
Üç kader yazılmış alnına, hangisi geçerli bilmiyorum.