Turgenyev’in Rudin romanında “akıntının dibine inmek” diye betimlediği bir duygu yerleşti içime. dünya ağır ağır geçer başının üstünden, ıstırapla, yakınmayla, güzellikle doludur ama sen akıntının altındasındır, kımıldamadan durursun orada, öyle hareketsiz durduğun sürece olduğun yerde kalabilirsin.
Öykü yazmak kuşkucu olmaktır. Okumak da kendini buna kaptırmaktır. Her öykü bir hayaleti anlatır. Sonunda öykünün merkezi bir kara deliktir, ama delik kara değildir ve karanlık da değildir. En iyi ihtimalle parıldayabilir.
şehre dönerken, 650 kilometrelik yol, o zamanlar uzun bir yolculuk sayılırdı, ağladım, şehre varana kadar da susmadım, yapmacıklı bir çocuktum. büyükannem böyle ağlamam karşısında, kim ağlarsa ağlasın hep yaptığı gibi, tek bir cümle dışında bir şey söylemedi -tekrar gelebilirsin, dedi sadece.
tekrar gelebilirsin, dedi, bir teselliydi bu, o zaman kavrayamamıştım. ama bugün, elli iki yaşımdayken, anlıyorum o dediğini.
bazı şeylerin insana ulaşması ne kadar uzun sürüyor.
babam öfkeden köpürürdü. mobilyalara zarar verir, onu bunu kırar, ayaklarının altında çiğner, yırtar, bağırıp çağırır, ağzı köpürürdü. öfke nöbetleri. bu nöbetler geçince hepimizin gidip yatması gerekirdi. dünya yok edilmişti, yok edilmiş dünya da asıl dünyaya dahildi, asıl dünya biraz yenilendikten sonra yeniden inşa edilirdi, yeniden, yeniden kurulurdu. mola. içeriye vuran ışık.