birbirinin çevresinde, bir adım önünde ya da arkasında, bir yere biraz önce ya da biraz sonra giderek, şehrin yüzeyinde hiç karşılaşmadan, bir türlü birbirine denemeden dolaşır dururlar.
Taşra sıkıntısı, adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kastetmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle yaşanmış hayatları ifade etmek için.
Evde kalmanın, yaşlı bir anneyle paylaşılmak zorunda olunan bir hayatın, hep aynı yatakta istenmeyen bir kocayla birlikte yatmanın, yük olduğunu bile bile bir ağabeyin evinde yenen yemeklerin, akşamdan akşama görülen sert bir babanın huzurunda uzayıp giden çatal bıçak sesleri eşliğinde, hiç konuşmadan yenen akşam yemeklerinin sıkıntısı. Evin içinde, dört duvar arasında, dantelli tül perdelerin ardında yaşanan bir sıkıntı.
Her gün aynı saatte geçen bir trenin sesinin böldüğü, tren ufukta kaybolurken yeniden bütün ağırlığıyla çöken; yolu kasabaya düşmüş bir kervanın çanlarıyla dağılan, çan sesleri sönüp gittiğinde daha da artan bir sıkıntı.
bir yazısında, şunu sormuştu Bilge Karasu: “yazar, kurar. bu herkesçe bilinir. okurlar, ne yaptıklarını her zaman düşünmüşler midir?”
gerçekten, ne yapıyoruz bir kitabı okurken? ne yaptım ben bu yazılarda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Oğuz Atay’ı, Yusuf Atılgan’ı, Bilge Karasu’yu okurken?
hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.
bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?
evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu.