Dizboyu Papatyalar; kitaba da adını veren bu hikayeden bahsedeceğim. Bir kadının kalabalığını Tomris'in naif dilinden anlattığından mı, canım Ankara'yı, kitaptaki söyleviyle 'yaşam kadar sınırlı' Ankara'yı sokak sokak hissettirdiğinden mi bilmem; en çok bunu sevdim, bunu yazıyorum.
-burdan sonrası belki spoiler içerebilir:)-
Güvenli hayatının içinde bir sınırlı adam ve bu sınırlı hayatı içine hapsetmiş, çığlıklar içinde bir kadın; konçertoda genişleyen, duygu sağanağıyla bir denizi paylaşan kemanlar içinden bir keman. İktisadi bağımsızlığını sevgisizlikle, bencillikle karıştıran başkentin çalışan kadınlarını gün ışığına aykırı bulan etrafa karşılık; ne sevgisiz ne de bencil kadınımız. Kocasının güvenli hayatını kırışık gömleğine kadar tanıyor, oğlunun bağımsızlığına leke etmiyor; oğlunu kendi yalnızlığına çare için kendine arkadaş etmeye çabalayarak. Kendi mutsuzluğunu kendi elleriyle tutuyor, kimseye bulaştırmadan. Sanata tutkun, ancak erişemediği arzuları, içinde kaybolamadığı ayrıntıları, bunların uğruna tükettiği bir gençliği var. İçinde kaybolmak istediği ayrıntılar yalnızca hayatında değil, yaşadığı şehirde de aynı zamanda. Ancak çıkmaz sokakları, yorulası yokuşları yok yaşadığı şehrin. Geceleri, Ankara'nın ayrıntıları kabus olup ağzına tıkılıyor. 'İçlerine bir çığlık gibi tıkılı kalanlara yer yoktur burda!' diyor. Şehrin devlet elindeki yapmacıklığını, insan zoruyla oluşmuşluğunu; ayrıntıları görmeye kör olmuş, varsa yoksa uğruna çabaladığı somut gerçekliğine sahip bir adamın sınırlılığıyla benzeştiriyor. Ayrıntılarla beraber, inceliklere, anlamaya, yanındaki kadınının çığlıklarına da kör bu adam. Kendi dünyasında özgün, özenli ancak bu, bir kadının yakarışına kulak vermeye yetmiyor; boğuyor ve yitiriyor kadını nihayet. Ve her birimize, her boğulmuş kadına