Bu yazardan ilk defa kitap okuyorum. Gerilim kitapları severim ve bence bu kitabın gerilim dozu 3.8/5. Yazım dilini bilmediğim bir yazardı ama kesinlikle çok akıcı bir kitaptı. Başka kitaplarına mutlaka bakacağım. Sonlara doğru gerilimin dozu arttı ve ters köşesini sevdim.
BURADAN SONRA SPOİL İÇERİR!!!
Kitabın başlarında açıkçası Tricia'nın büyük bir sırrı olduğunu düşünüyordum. İlk başta konunun onunla alakalı olduğunu düşündüm ancak yazar eşine hamilelik haberini vermekten çekinen imajı çizince ve dinlediği kasetlerdeki EJ'den dolayı ben Tricia'yı tamamen elemiştim okurken ve EJ'i eşi Ethan sandım neden E harfi çünkü ama bazı noktalarda aklım Tricia bu kadar olamaz diyordum ama kesinlikle bunu beklemedim. Ve sonlara doğru doktorun EJ'i öldürmesi beni şok etti. Doktordan kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. Ben açıkçası EJ'in doktoru öldürmesini bekliyordum ve evdeki yaşayan kişiyi de EJ sanmıştım.
Sonunu da artık okuyana bırakayım.
Sonuç olarak sonu beni şaşırttı ve tatmin etti. Gece üç küsürde kitabı okursanız gerilim oranı daha da artıyor. Denendi ve onaylandı. Başarılı bir kitaptı bence.
İlk olarak söylemeliyim ki bu kitap bana hiç yaşamadığım, tatmadığım doksanlı yılları öyle güzel ve içten hissettirdi ki; okurken hem içimi sıcacık yaptı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık geldi. Çünkü karakterler o kadar gerçekçi ve bizdendi ki kitap boyunca kahkaha da hüzün de peşimi hiç bırakmadı.
Mihrap, Asiye Teyze, Tülay ve Ayten Abla, Jüli, Dalyan, Şevket Dayı ve daha niceleri sayesinde o mahalle hissini iliklerime kadar hissettim. Okumaya başladığımda sakin bir hikâye beklerken, bitirdiğimde içimde tatlı bir burukluk ve karakterlere duyduğum özlem kaldı. Her sayfasında biraz hüzün, biraz umut ve bolca samimiyet bulduğum bir kitap oldu.
Roman, doksanlı yılların sonunda bir mahallede yolları kesişen, birbirine tutunmaya çalışan insanların; özellikle de kadınların hikâyesine odaklanıyor. Sadece bir dönemi değil, komşuluğu, mahalle baskısını, dayanışmayı, aşkları tüm yalınlığıyla anlatıyor. Mihrab'ın hikâyesine ortak olmak o kadar güzeldi ki...
Yazar dönemin ruhunu öylesine başarılı yansıtmış ki okurken arka planda çalan şarkıları duyuyor, mahallenin kokusunu alıyor ve o yılların televizyon programlarını, oradaymış gibi hissediyorsunuz. Mizah ve hüzün son derece dengeli sade bir şekilde abartıya kaçmadan harmanlamış. Karakterler hatalarıyla, korkularıyla, sevinçleriyle ve kırgınlıklarıyla son derece gerçekler. Sanki yan dairemizde oturan komşularınız gibiler.
“Bizim Zamanımız”, geçmişe duyulan sıradan bir nostaljiden çok daha fazlası. Kaybettiğimiz değerlere, birlikte “biz” olabildiğimiz zamanlara ve her şeye rağmen Mihrab'ın hayat dolu mücadelesine bizi ortak eden çok değerli bir eser.
Sahaftan alınan kitapların büyüsüne inananlardanım ben…
Birinin kitaplığına ait olmuş, sayfalarına başka gözler değmiş bir kitabı eline almak bile ayrı hissettiriyor.
Kaldığımız Yer, birbirinden farklı öykülerle insanı günlük hayatın tam ortasına bırakıyor. Tanıdık duygular, içe atılmış cümleler, bazen yalnızlık, bazen kırgınlık, bazen de hayatın o sessiz telaşı…
Öyle çok büyük şeyler anlatmasına gerek kalmadan düşündüren kitaplardan biri gibi geldi bana.
Bazı kitaplar vardır; hızlıca okuyup geçmezsin, bir cümlesi durup düşündürür, bir karakteri tanıdık gelir, bir hissi kalbine dokunur…
Bu kitabın da bende bıraktığı his biraz buydu. Sakin, samimi ve insanın içine usulca işleyen öyküler…
Beni Asla Bırakma benim için en çok hüzün ve yalnızlık hissi bırakan kitaplardan biri oldu. Olaylardan çok karakterlerin iç dünyası ve kabullenişleri etkiledi beni. Özellikle her şeyin “normal” gibi yaşanması ama aslında derin bir eksiklik hissinin hiç kaybolmaması çok çarpıcıydı.
Kathy’nin anlatımı sakin ama düşündürücüydü; Ruth, Tommy ve Kathy arasındaki ilişki ise zamanla daha çok “kaçırılmış fırsatlar” ve “geç kalınmış duygular” gibi hissettirdi.
Kitap bittikten sonra geride kalan şey hikâyeden çok bir duygu oldu: sessiz bir hüzün ve yalnızlık.
Beni Asla BırakmaKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 202512,2bin okunma
𝐌𝐢𝐬 𝐠𝐢𝐛𝐢 𝐬𝐞𝐧𝐝𝐫𝐨𝐦𝐬𝐮𝐳 𝐛𝐢𝐫 𝐏𝐚𝐳𝐚𝐫𝐭𝐞𝐬𝐢’𝐝𝐞𝐧 𝐬𝐞𝐥𝐚𝐦𝐥𝐚𝐫 𝐨𝐥𝐬𝐮𝐧 𝐝𝐨𝐬𝐭𝐥𝐚𝐫
Bugün size @hikmet_pencereci hanımın değerli kaleminden #kaderinizi kitabının yorumu ile geldim...
#kitabınkonusu
Zeynep Bursa’da yaşasayan zengin bir ailenin tek kız çocuğudur.
Babası onun mimar olup aile şirketlerinde çalışmasını isterken o hayallerinin peşinden koşup öğretmen olur.İlk görev yeri Hakkari Yüksekova' dır. Ailesi her ne kadar karşı çıksada kızlarının bu kararına da saygı duyarlar. Babası Fehmi Bey kızını ilk görev yerine yolcu ederken “her şeyine evet dedim Zeynep ama bir gün senden bir şey istediğimde sende bana evet diyeceksin” diye söz ister. Ama Zeynep nerden bilecekti ki günün birin de babasının onun için hayati bir karara evet demesini isteyeceğini. Gittiği görev yerinde Zeynep çok sevilir. Taki okula gelmeyen mevsimlik işçi olarak çalışan ailelerin çocuklarını okula göndermeyene kadar. Zeynep tek tek evlerine gidip aileleri ikna etmeye çabalarken bazıları ikna olur bazıları da düşman olur. İkna olmayan veliler Zeynep’in oradan gitmesi için tüm kötülükleri yaparlar.
Zeynep bu zorlu işin altından kalkmaya çalışırken yüreğinde filizlenen bir aşkın ortasında bulur kendini. Bu aşkın adı Barış Komiser’dir.
Fehmi Beyin kızı Zeynep’ten istediği hayati karar nedir?
Barış ve Zeynep’in aşklarını nasıl bir son bekliyor?
#kitaphakkındadüşüncelerim
Öyle güzel bir kitap okudum ki hikayenin içinde buldum kendimi. Olayları dümdüz anlatmayan okuruna yaşatan yazarları çok seviyorum. Sevgili Hikmet Hanım’da işte böyle bir yazar oldu benim için.
Kitap sadece aşk üzerine yazılmış gibi sakın hissetmeyin. Güçlü bir kadının idealleri için nelere göğüs gerdiğinin ispatıdır Zeynep öğretmen bizim için. Yılın en sevdiğim
Kaderin İziHikmet Pencereci · Az Kitap · 202127 okunma
Bazı kitaplar büyük olaylar anlatmaz; sadece insanın içine dokunur. Bu kitap da tam olarak bunu yapıyor.
Takako’nun hikayesi, hepimizin bir şekilde kendimizden bir parça bulabileceği türden. Sevdiği insan tarafından hayal kırıklığına uğratıldıktan sonra işini bırakmak zorunda kalan, hayata karşı tüm motivasyonunu kaybetmiş genç bir kadın... Bir anda kurduğu düzen yıkılıyor ve kendisini derin bir boşluğun içinde buluyor. Tam da her şeyin bittiğini düşündüğü sırada, yıllardır uzak olduğu dayısından gelen beklenmedik bir teklif hayatının yönünü değiştirmeye başlıyor.
Tokyo’nun kitaplarla dolu o sakin köşesinde, eski bir sahaf dükkanında başlayan yeni hayatı aslında bir iyileşme yolculuğuna dönüşüyor. Takako burada yalnızca kitaplarla değil, farklı insanlarla, yeni dostluklarla ve en önemlisi kendisiyle yeniden tanışıyor. Başlarda sadece zaman geçirmek için eline aldığı kitaplar zamanla onun sığınağı haline geliyor. Çünkü bazen insanın yaralarını tamamen iyileştiren şeyler büyük değişimler değil; küçük alışkanlıklar, yeni keşifler ve kendine tanıdığı zamandır.
Kitabı okurken en çok sevdiğim şey, hayatın iniş çıkışlarını son derece doğal ve samimi bir şekilde ele alması oldu. Takako’nun yaşadığı acı ne abartılıyor ne de küçümseniyor. Tam tersine, insanların kayıplar karşısında nasıl savrulabileceğini ve zamanla nasıl yeniden ayağa kalkabileceğini çok gerçekçi bir şekilde gösteriyor. Bu yönüyle hikaye sadece bir ayrılık sonrası toparlanma sürecini değil, aynı zamanda insanın kendini yeniden inşa etme çabasını da anlatıyor.
Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm: Hayat bazen bizi hiç istemediğimiz yerlere sürükleyebilir. O anlarda her şeyin sonsuza kadar böyle süreceğini, yaşadığımız üzüntünün hiç geçmeyeceğini sanırız. Oysa zamanla fark ederiz ki en karanlık dönemler bile