Biz terapistler yalnızca F reud, Jung ve onların hepsinin atalarından -Nietzsche, Schopenhauer, Kierkegaard- hemen yakınımızdaki psikoterapi atalarına değil, zamanın başlangıcından beri insan umutsuzluğuyla ilgilenen Hz. İsa'ya, Buda'ya, Platon'a, Sokrates'e, Galen'e, Hipokrates'e ve bütün diğer büyük dini liderlere,
filozoflara ve doktorlara uzanan bir geleneğin parçasıyız.
Hastaların büyük çoğunluğu içtenlik alanında çatışma yaşar ve terapide yalnızca terapistle içten bir ilişki yaşayarak yardım alırlar. Bazıları içtenlikten korkar çünkü temelde kabul edilemez, iğrenç ve affedilmez bir yanları olduğuna inanırlar. Bu durum göz önüne alınırsa kendini bir başkasına tamamen açma ve buna rağmen yine de kabul edilme eylemi terapötik
yardımın en önemli aracı olmaktadır. Bazıları sömürülmekten, bağımlılıktan ya da terk edilmekten korktukları için içtenlikten kaçar; onlar için de beklenen felaketin gerçekleşmediği içten ve ilgi gösteren terapötik ilişki, onarıcı bir duygusal deneyim haline gelir.
Bütün bunlar Rilke'nin genç bir şaire öğütlerde bulunduğu mektuplarında yankı buluyor: "Çözümlenmemiş her şeye karşı sabırlı ol ve soruların kendisini sevmeye çalış." Ben de bir eklemede bulunuyorum: "Soruyu soranları da sevmeye çalış."