“Bağışlanan Terapi”yi elime aldığımda, adeta bir insanın iç dünyasına açılan tarihi bir kapının gıcırtısını duyar gibi oluyorum. Yalom’un kelimeleri birer kelime olmaktan çıkar; bir filozofun ağırbaşlı adımları gibi ruhumun içinde dolaşıyor. Her cümle, insanın kendi kırılganlığıyla yüzleştiği o büyük salonda yankılanan bir itiraf niteliğinde. Bu kitap bana, yaşamın bazen bir terapi odasına, bazen bir sığınak, bazen de bir mahkeme salonuna dönüştüğünü hatırlatıyor.
Yalom, insan ruhunu incelerken acele etmeyen, onunla konuşan değil; onu sabırla dinleyen bir bilge. Bu kitapta, bir doktorun değil, bir hayat filozofunun varlığı hissediliyor. Çünkü Yalom, hastalarının anlattıklarıyla yetinmez; onların suskunluğunu, tereddütlerini, gözlerinin içindeki titrek parıltıyı da okur. İşte ben, tam da bu incelikli bakış yüzünden ona hayranım. Yalom, insana sadece “anlattığı şeyi” değil, anlatamadığı yükü de hatırlatıyor.
Her öykü, kendi içinde bir insanlık portresi. Birinde ölümün soğuk nefesi dolaşır, diğerinde yaşamın doğurgan sıcaklığı. Bir başkasında affetmenin ağır ama asaletli yükü… Yalom’un anlatıları, insanın kendi varlığının gölgesine düşmüş o ilkel korkularıyla nasıl baş ettiğini gösteriyor. Onun kaleminde affetmek bile bir çeşit aristokrat eylem: kişinin, kendi geçmişine karşı aldığı vakur bir tavır. Bu kitap bana gösteriyor ki, affetmek bir iyilik değil; ruhun kendi ağırlığını hafifletme yöntemidir.
Yalom’un odasında geçen bu hikâyeleri okurken, insanın en zengin yanı acılarıdır diye düşünüyorum. Çünkü acı bizi keskinleştirir, berraklaştırır ve yeryüzünde kim olduğumuzu en hakiki haliyle ortaya koyar. Ben de bu satırları okurken kendi içimdeki kırılganlığın aslında bir zaaf değil, insana özgü bir değer olduğunu daha iyi fark ediyorum. Yalom, insanın hem kendi