Hiçbir şey hakkında "onu kaybettim" deme, sadece "geri verdim" de. Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Karın mı öldü? Onu geri verdin. "Tarlam elimden alındı." Onu da geri verdin. "Ama onu rezil biri benden aldı!" Onu sana verenin senden geri alırken neyi aracı yaptığı seni niye ilgilendiriyor? Sana başkası bir şey verdiğinde, yolcuların hanlara baktığı gibi, sen de o şey sana ait değilmiş gibi bak.
“Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna”
Dorian Gray’in portresi; başından sonuna doğru sırasıyla maviden kızılın tonlarına doğru ilerleyen, sadece 334 sayfada Dorian’ın karakterinin “kızıllaşmasını” kafamızdan istesek de sökemeyeceğimiz şekilde anlatan, Oscar Wilde’ın dehasını da gözler önüne seren bir eser. Dümenden aklıma Faust’un Mefisto’ sunu getiren, kitabımızın en önemli yan karakteri olan Lord Henry’nin öğretilerinin de eserin vazgeçilmezliğinde önemli yeri var. -Ana öğreti evet bu değil ama su birikintisi kadar olan entelektüellik seviyemle bunu çıkardım- Eserden yaptığım en büyük çıkarım; bireyin mutlaka kendine ait fikirlerinin, kendine ait bir kişiliğinin olması gerektiği. Ana karakterimiz olan Dorian, 35. Sayfadan itibaren gittikçe -zamanla bunun bilincinde de olarak- Lord Henry’nin fikirlerine daha da bağlı hâle gelmiş, her sonraki sayfada bu fikirlere önceki sayfadan daha çok bağlanmış, kendine ait fikirleri olmayan biri hâline gelmiştir. Kısacası ne fikirleri kendi fikirleridir ne de günahları kendi günahlarıdır. Gençliğinin coşkunluğu ve güzelliğinin kibri ile yaptığı her davranış kafasını dolduran öğretilerle tutarlıdır. Tutarlılık içindeki hâl ve hareketleri ise Dorian’ı -şaşılmayacak bir şekilde- adım adım intihara sürüklemiştir. Hoş, bence ölümünden en çok da o keyif almıştır.