"Dünya sana hediye sunmaz, inan bana. Bir yaşam istiyorsan, çal onu!" ~ Lou Andreas-Salomé *Destina Günaydın yaşamak…🤍
"...güçlerini ve güzelliklerini onlara bağışlıyorum, ben kendi kırılganlığımdan ve zayıflığımdan hoşnutum. " Lou Andreas-Salomé Arayışlar
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Atın boynuna sarılıp yere yığıldıktan sonra ev sahibine teslim edilen Nietzsche'nin, eve götürüldüğünde koltuğa çöküp söylediği ve bilincinin yerinde olduğu son anlara ait sözlerinden biri şudur: Mutter, ich bin dumm (Anne, ben aptalım) Bu sözden ve geçirdiği şiddetli krizden sonra, yıllar sürecek o derin sessizliğe gömülmüştür.
Duygu ve Düşünce
Nietzsche ve kadın nefreti hakkında
Alice Miller'ın bir kitabında okumuştum hangi kitabı olduğunu tam hatırlamıyorum ama kitabın içinden geçenler şunlardı: Nietzsche, babası ve erkek kardesini kaybettikten sonra; evde annesi, halası, anneannesi ve kız kardeşleriyle birlikte yaşamak zorunda kalıyor. O süreçte bu kadınlar Nietzsche'ye direkt olarak sevgi vermemekle beraber çok katı bir eğitimnden geçiriyor. Bu yüzden Alice Miller diyor ki; Nietzche bu kadınların kendisini sevmediğini kabul etmek yerine suçu tüm kadınlara atarak çözmeyi seçti çünkü bu daha kolaydı. Belki de sadece yaşadığı dönemin tabularını yıkamadı ya da Lou Salome ve Frued'un fikierline çok bağlıydı 🤷🏻‍♀️
Aşk Acısı
"Aşk acısı çeken bilir ki Nietzsche'nin Fragmanlar'ında söyledikleri, aşmış olduğu kendisini değil, aşamadığı Salomé'yi gösterir. Belki de Nietzsche'ye göre aş(k)mak, tam da benliği ve onun sanrılarını dinamitlemektir." whatsapp.com/channel/0029VbB...
Niçe’yle kahve içmek…
Hadi biraz Friedrich Nietzsche ile aynı masaya oturmuşuz gibi düşünelim. Tüm dünyada yankı uyandıran o meşhur sözüyle başlayalım: “Tanrı öldü.” Bugün hâlâ birçok insan bu sözü yalnızca dine karşı söylenmiş öfkeli bir cümle sanıyor. Oysa Nietzsche için mesele inançtan çok daha büyüktü. Onun anlattığı şey, insanlığın anlam merkezini kaybetmesiydi. İnsan artık neye inanacağını, ne için yaşayacağını, ne uğruna acı çekeceğini bilmiyordu. Ve en kötüsü, bunu fark etmeyecek kadar meşguldü. Bir meydan okuma gibi gelmiyor artık kulağa. Yavaş yavaş fark ediyoruz; aslında ölen şeyin Tanrı’dan çok, insanın anlamı olduğunu… Bir takım inançlarımız var, rutinlerimiz var ama neden inandığımızı, neden yaptığımızı bilmiyoruz. Biraz zamanı doldurmak, biraz inanmak için yapıyoruz sanki. İçimizdeki boşluğa bakmaya korkuyoruz. Çünkü görmezden gelmek rahatlatıyor bizi. Görürsek sorgularız; görmek bazen rahatsız eder. Bilmek de öyle. Kalabalıkların içinde kayboluyoruz; kendi sesimizi kendi gürültümüzde duyamıyoruz. Başkalarının gürültüsüne bırakıyoruz kendimizi. Ve en kötüsü; buna alışıyoruz. Normal geliyor bu anlamsızlık. Varoluşun derinliğine sızıyor. İnsan kendini bulmaya çırpınıyor ama çoğu zaman kendi içinden çıkamıyor. Belki de bu yüzden “amor fati” diyor Niçe. “Kaderini sev.” Başına gelen her şeyi öyle sahiplen ki; acını bile inkâr etme. Bütünleş, varlığınla kucakla… diyerek öğüt verirken, biz de onun çelişkilerinden habersiz değiliz aslında. Çünkü o çelişkinin içinde bastırılmış bir merhamet olduğunu da seziyoruz. Torino sokaklarındaki o görüntü canlanıyor gözlerimizin önünde. Merhamete karşı sert sözler söyleyen bir adamın, kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlaması ya da uğruna acılar çektiği, uykularının bölündüğü kadına, Salomé’ye sarf ettiği acımasızca sözler ne büyük çelişki… diye
1000Kitap