Meşakkat dünyasıydı bu dünya.
Adem hepi topu bir buğday boyu yol almıştı. Ekmeğin bilgisini Kelimeler Kitabı'ndan seçti. O da ateşle iç içeydi.
Kara ocakta ateş yaktı. Acıydı hatırası, ânında eli yandı.
Bir o yandan esti rüzgâr, bir bu yandan.
Bir sarsmakla yetindi, bir vurdu devirdi.
Ateşini söndürdü Adem'in. Dünya çok sertti.
Ama Adem de ezilecek gibi değildi.
Tekrar denedi. Tekrar emek verdi. Emeğinin karşılığını aldıkça hayatla doldu içi.
Ufaladı taneleri. Öğüttü, inceltti. Kendisinden başka bir şeye benzetti. Islah etti. Su kattı. Yoğurdu. Hal hamur etti, pürüzsüz hale getirdi.
Her biçimi başka güzel, her hali nimetti. Buğday. Ne mübarekti.
Gözünü açtığında etler, elini uzattığında hoş kokulu meyveler bulmaya, tahtlara yaslanıp altın bezekli koltuklara uzanmaya alışkın cennet âdeminin, bir parça ekmek uğruna gözlerine duman yangını, tırnaklarının arasına is karası bulaştı. Alnından ter damladı. Bu ter ilk ekmeğin hamuruna karıştı.
Hamurunu Adem, hamdı, müsait hale getirdi. Közlenmiş ateşten geçirdi, pişirdi. Nihayet ilk ekmeği ortasından ikiye böldü. Kokusunu içine çekti.
Ekmek ve cennette yediği yasak meyve?
Bilmedi ki hangisi daha güzeldi.
Her defasında ekmek ateşinin karşısında yandıkça pişti Adem. Ezildikçe inceldi. Üzerine bir olgunluk geldi, önce kalbine indi, sonra gözlerinin içine yerleşti. Hoşnut oldu dünya zahmetinden Adem, dünyaya selâm etti. En fazla da ekmekle dünyalık olduğunu bildi.
Ekmek dünyaydı cennet değildi. Cennette ekmeğin adı yok, cennet âyetlerinin arasında onun adı bile geçmedi.
Hayır, Adem'e cennetten bir ekmek hatırası kalmış değildi.