İnsan günahkâr olduğu için hiçbir zaman ahlaksal doğruluğa ulaşamayacaktır ve dolayısıyla kurtuluşu ahlaksal olan yoluyla değil Tanrının inayetine sığınarak bulabilir. Bu, etiğin gereksiz olduğu anlamına değil, kurtuluşun insansal adaletin ötesinde ahlaksal olandan daha yüksek bir şeye dayandığı anlamına gelir.
Kierkegaard'a göre risk olmadan iman olmaz. Eğer biz tanrının var olduğunu bilseydik, onun var olduğuna dair elimizde kesin kanıt olsaydı, o zaman imana gerek olmazdı. Tanrının varlığına ilişkin bir kanıtımız olmadığı için iman olanaklıdır. Çünkü kanıt nesnel açıdan kesin olan bir şeyi göstermek demektir. Oysa"kesinlik ile tutku bir araya gelemez"ve tutku(kesinlik lehine) dışta bırakılırsa iman ortadan kalkar. İmanın olanaklı olması için nesnel olarak kesinlik bulunmadığı halde, kişinin bu belirsizliğe rağmen Tanrıya tutkuyla bağlanması gereklidir. Dolayısıyla, iman Kierkegaard'a göre Tanrının var oluşu paradoksal olmasına ve inanma kararı sonsuz bir teslimiyet içinde olmasına rağmen, Tanrıya kişisel bir şekilde inanmaya karar vermektir.
Kierkegaard, Ölümcül hastalık umutsuzluk'ta dinsel bakış açısından, Tanrı ile hiç değilse bir şekilde ilişkiye girmemiş herkesin umutsuzluk içinde olacağını söyler; çünkü o kişi kendi içindeki ölümsüzlüğü, ebedi varlığı kabul etmemiştir veya onun farkında değildir.
Hz peygamber'in doğumu sebebiyle yıkılan Kisraların sarayı değil, Sasanilerin ihtişamı ve Bizans'ın satveti idi. Sönen ateş, Mecusilerin mabetlerindeki parlayan alevler değil, bütün dünyadaki küfür ve dinsizlik ateşi idi ve kuruyan şey sava gölü değil bir gün putperestliğin zulmü, zerdüştlüğün kuvveti, Hristiyanlığın tahakkümü idi.