Hükemâdan biri buyuruyor: «Haris olanın, tamâ' ettiği şey'e sabretmesinden sıkıntılı sabır edici yoktur. Kanaat sahibi olandan da iyi yaşayan yoktur. Hased ediciden üzüntülü kimse yoktur. Dünyayı terketmeyi söyleyenden hafif yüklü olan yoktur. Ameli kötü âlimden daha pişman kimse yoktur». Şa'bi (Rahmetullahi aleyh) buyuruyor: «Avcı bir serçe yakaladı. Kuş, beni ne yapacaksın? dedi. Kesip yiyeceğim dedi. Beni yesen ne çıkar, eğer beni bırakır san sana üç söz öğretirim ki, bir sözü elinde iken söylerim, diğerini beni bırakırken, üçüncüsünü de dağ başına uçunca söylerim. Peki birincisini söyle dedi. Elinden çıkana üzülme, dedi. Kuşu, saliverdi. Ağaca kondu. Diğerini söyle dedi. Olmayacak şey'lere inanma, dedi. Ve dağa uctu ve «Ey bedbaht, eğer beni kesseydin, karnımda iki tane mücevher var idi. Her biri yüz gram ağırlığında idi. Zengin olur, fakirlik yüzü görmezdin», dedi. Adam parmağını ısırdı, salıverdiğine çok üzüldü ve «Üçüncüyü bir daha söyle» dedi. «Sen ilk ikisini unuttun. Üçüncüyü ne yapacaksın? Sana elinden çıkana üzülme ve olmayacak şey'e inanma demiştim. Bilirsin ki, kanadım, ayaklarım da dahil olmak üzere hepsi elli gram gelmem. Nasıl olur da karnımda iki tane yüzer gramlık mücevher bulunur? Ve şayet bu lunsaydı, senin elinden çıkınca üzülmekte ne fayda vardır?» Bunu söyledi ve uçtu». Bu misali anlatmamızın sebebi, tamâ' olunca, olmayacak şey'lere de inanılmasıdır. İbn Semmâk (Rahmetullahi aleyh) buyurur: «Tamâ' boyuna bir ip, ayağa bir bağdır. Boyundaki ipten kurtul ki, ayaktaki bağ da çözülebilsin».