Hayatında beşerî hiçbir derin aşkın hikâyesi yoktu. Aşkı, kendine inancı ve ambiyansıydı. Ömrü bir karargâh dekoru içinde geçti. Fakat bir karargâh adamı değildi. Ne yalnız asker, ne cihangirlik peşinde bir hayalperest, ne yalnız ıslahatçı. Hayır. Bunların hepsinin üstünde bir varlıktı. O, bir insandı.
O zaman birtakım insanlar, dil iştikakları, dil benzetmeleri, kafatası ölçüleri ile kolay ve harcıâlem hakikatler ortaya döktüler. O; bunların, bu yakıştırmalarların kısacık ömürlerini bilirdi. Ortaya hiçbir terkip eserinin, bir sentezin çıkarılmasına da bunun için istemezdi. Çünkü bilirdi ki asıl araştırmalar ve asıl sentezler istikbaldedir. Ve kendisi onları göremeyecektir. Çünkü bu, bir nesil ve bir metot meselesidir. Fakat davayı attığına ve alakayı istikametlendirdiğine kaniydi.
Rahmetli Atatürk’ün; Türk tarihinin, Türk medeniyetinin, Türk dilinin köklerini aramak ve bu suretle Türk milletinin kıdemini ve kıtalar üzerindeki otoktonluğunu araştırmak heyecanı etrafa yayıldıkça garip şekiller alıyordu. Atatürk’ün bütün çabası dil, tarih, arkeoloji sahalarında araştırmalara yönelten, onlarda zamanın kalıntılar içinde yoğrulmak ve sentezler yapmak zevkini uyandırmaya çalışan asil bir ilim hasretiydi.