Şehrin en sessiz sokağında, tabelası biraz eğri, camları buharla yarı örtülü bir kahvehane vardır: Kırık Kalpler Kahvehanesi. Buraya giren herkesin cebinde bir hikâye, bakışlarında yarım kalmış bir cümle taşır. Kapı her açıldığında içeriye sadece soğuk hava değil, insanların içinden dökülen suskunluk da girer. Burada çaylar biraz fazla demlenir, kahveler biraz fazla bekler; sanki zaman bile burada kimseyi aceleye getirmek istemez. Duvarlarda eski saatler asılıdır ama hiçbiri doğru zamanı göstermez. Çünkü burada zaman, kalbin kırıldığı yerde durur.
Kahvehanenin en köşesinde her zaman aynı masa boş kalır. Kimse oraya oturmaz, sanki görünmeyen biri hep oradaymış gibi. Garsonlar o masaya çay bırakmaz ama yine de her seferinde bir bardak fazla koyarlar tezgâhın üstüne. Gelenlerin çoğu o masaya bakar ama gözlerini hemen kaçırır. Çünkü herkes bilir; bazı yokluklar, varlıktan daha ağırdır. İçeri giren herkes kendi kırığını fark eder burada. Kimisi bir mesajın yarım kalışını, kimisi bir vedanın ertelenmiş tonunu, kimisi de hiç söylenmemiş bir “kal” kelimesini cebinde taşır.
Bu kahvehanede insanlar çok konuşmaz aslında. Konuşulan şeyler hep yarım kalır. Bir cümle başlar, sonra bir sigara dumanında kaybolur gider. Bir kahkaha atılır ama hemen ardından bir iç çekiş onu yakalar. Burada herkes birbirinin acısını tanır ama kimse sormaz. Çünkü soru sormak, yarayı açmak demektir. O yüzden burada en çok yapılan şey susmaktır. Susmak bile burada bir tür anlaşmadır; “Ben de kırıldım ama anlatmayacağım” anlaşması.
Dışarıda dünya hızlı akar; insanlar yetişir, geç kalır, koşar, kaybeder. Ama Kırık Kalpler Kahvehanesi’nde her şey yavaşlar. Bir bardak çayın soğuması bile bir hikâyeye dönüşür. Buraya gelenler, bazen sadece bir nefes almak için gelir. Bazen de birini unutmaya çalışırken