Bence, sizden gelen mektup şöyle olmalıydı:
“Sayın Ferhan Şensoy,
Otelimizde konaklamanızdan dolayı onur duyduk. Size otel şeref defterini imzalatmayı unuttuğumuz için çok üzgünüz. Otelimiz yeni bir kuruluş olduğu için henüz elimizde olmayan kimi aksaklıklar oluyor. Bu aksaklıklardan biri de, otelimizden ayrılışınız sırasında olmuş. Otelden ayrılırken ısrarla hesap ödemek istemenize rağmen görevli arkadaşlar hesabınızın İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan Sarı Sabolu Hasan Bey tarafından ödendiğini belirtmişler, siz gittikten biraz sonra da İzmir Devlet Tiyatrosunda Sarı Sabolu Hasan Bey diye birinin olmadığını öğrenmişler. Arkadaşlarımız, Afrika sıcaklarının da etkisiyle götlerinden uydurdukları bir “İZMİR DEVLET TİYATROSUNDAN SARI SABOLU HASAN BEY” sendromu geçirmişler. Bir gün, bir Akbank şubesine yolunuz düşerse, ilişikte terbiyesizce fa turası bulunan, kayda değmez miktar bir gecelik konaklama bedelini, Kuşadası Akbank hesa bımıza havale edebilirseniz, bu hatayı yapan arkadaşlarımızı bağışlamış olur ve mutlu kılarsınız.
Sizi hiç bu konularla ilgilenmemeniz gereken bir anda, böyle salak bir mektupla rahatsız ettiğimiz için özür dileriz.
Saygılarımızla.”
Mektubunuzda kullanılan ifade, sanki otelinizde kalınmış da para ödenmesi unutulmuş gibi, bir dolandırıcıya yazılmış, bağışlayıcı bir ağabey mektubu havası veriyor PTT aracılığıyla bana ulaştırdığınız, şeridinin değiştirilme zamanı gelmiş de geçmiş bir portatif daktiloda yazılan, antetini sevdiğimin kağıdına. Oysa ben sizden daha esprili, daha şakacı bir özür mektubu beklerdim. İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan Sarı Sabolu Hasan Bey hikayesini götünden uyduran ben değilim ki!
İlk başta ne dediğini anlamak için çok uğraştım. Ama bir süre sonra pes ettim ve farklı renklerdeki şapkaları saymaya başladım. Haham konuşmasını bitirmeden önce sekiz kahverengi, altı siyah, üç kırmızı, bir sarı ve bir leopar desenli şapka saydım. Sonra hepimiz tekrar ayağa kalktık ve herkes bilmediğim bir İbranice şarkı söyledi. Ve hepsi bu kadardı! Başka bir şey bekliyordum. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Belki bir duygu. Ama sanırım ne olduğunu anlamak için birden fazla kez gitmek gerekiyor.
Ne kadar çok köleyi çarmıha gererlerse gersinler ya da kaburgalarına geçirdikleri bir demir çengelden asarlarsa assınlar, Surinam kıyısındaki dört yüz tarım çiftliğinden firarların ardı arkası kesilmiyor. Selvanın içlerinde, kaçakların sarı bayrağının üzerinde siyah bir aslan dalgalanıyor. Kurşun olmadığından, silahları taş ya da kemik parçaları fırlatıyor; ama Hollandalı sömürgecilere karşı en iyi müttefikleri geçit vermeyen sık ormanlar.
Köleler, firar etmeden önce pirinç ve mısır tanelerini, buğday ve fasulye tohumlarını, balkabağı çekirdeklerini çalıyorlar. Gür saçları bir ambar vazifesi görüyor. Cangılın içinde açılmış sığınma noktalarına ulaşınca, kadınlar kafalarını silkeliyor ve böylece özgür toprağı tohumluyorlar
Claude-Bernard Lisesi'ndeki sarı atkılı gözetmeni hatırlıyorum; sarının boynuzlanan kocaların rengi olduğunu bu vesileyle öğrenmiştim.
361
Köchel'in (Queue-Chelle diye telaffuz ediliyor) bir insan olduğunu ve BWV'nin ne anlama geldiğini öğrendiğim zamanı hatırlıyorum.
362
"Ne olur?" şakalarını hatırlıyorum.
Kaba kuvvet uygularsan ne olur?
Kap kırılır.
Her gün gitar çalarsan ne olur?
Hapse girersin.
363
Louis Daquin'in, Freinet yönteminden ilham alan, Bernard Blier'nin rol aldığı L'École buissonnière filmini dinliyor.