Bir zamanlar bizim de cennet gibi ülkelerimiz, kentlerimiz vardı. Kendimiz çalışır, kendimiz yerdik. Eşittik, özgürdük. Hep birlikte kotarır, hep birlikte yer içerdik, ayrımız gayrımız yoktu. Tutsak değildik, köle değildik.
Sultan istediği an karıncalara biz insanız boa yılanıyız timsahız kartalız hiç karınca kartal olabilir mi atız tilkiyiz balığız hiç karınca balık olabilir mi balinayız gergedanız zürafayız hiç karınca zürafa olabilir mi biz uçağız treniz vapuruz dedirtebiliyordu hiç karınca vapur olabilir mi …
“Tekmil dünyadaki karınca kardeşlerimiz kitap okuyor, çalışıyor, düşünüyorlar.”
“Bundan bir şey çıkmaz ki” dedi başbuğ. “Kitap okumakla, tutsak karıncaların arasında çalışmakla filler yenilmez ki…”
“ Bak başbuğ kardeşim, beni dinle, onları örgütlüyorum da…
Bir gün bir yolu bulununca, tekmil karıncalar fillerin üstüne saldırınca…”
Bireycilik ateşini korkuyla birlikte körükleyeceksiniz, onların hepsi biz kardeşiz, yoldaşız derler, aldırmayacaksınız. Onların çoğunun içinde bir bireycilik ateşi sonsuzca yanar, karıncaların birbirlerine düşmanlığı bu bireycilikten doğar, ölüm, yılgınlık, sevgisizlik bu bireycilikten doğar. Hiçbir kırımızı sakalın birbirine sevmesine fırsat, izin vermeyeceksiniz. Bunlar birbirini sevmeye başladılar mı, sevginin olduğu yerde bireycilik barınamaz, korku, aşağılanma barınamaz, zinhaaar, sevgiye izin vermeyeceksiniz. Bunlar birbirlerini sevmeyi öğrenirlerse bizi de, filleri de erinde gecinde yenmenin bir yolunu bulurlar. Zinhaaar, bunlara birbirlerini sevdirmeyeceksiniz.