Birbirinden tamamen farklı iki dünya; kimsesiz yetişen ve geçmişinde yaptığı fedakarlıkların yükünü omuzlarında taşıyan evli iki çocuk babası İshak'la geçmişinden ve herkesten kaçan merdümgiriz Jülide. Böyle yazınca eski Türk sinemalarındaki gibi bir havaya sahip olduğunu kabul ediyorum ancak hikayenin devamını okuduğumda öyle olmadığı anlaşılıyor. Karakterlerimizi karşı karşıya getiren şey, düşerken tevafuken birbirlerine rastlamış olmaları. Aslında onlar uzun zamandır yükseklerden aşağılara doğru düşmektedir. İyilik timsali, saf kalpli İshak, kendinden çok başkalarını da düşünen yapısıyla çok önceden verdiği yanlış kararlar neticesinde düşerken, "Bir tuhaf kadın" olan ve sanatçı kimliğiyle karşımıza çıkan Jülide ise aile ilişkileri, sağlık sorunları ve içinde yaşadığı buhranların sonucu düşmeye başlamıştır. Herşeyi, herkesi geride bırakarak kaçan çiftimizi nasıl bir yolculuk bekliyor? Burada eleştirdiğim nokta ise hikayenin sonunun vasat bir şekilde tamamlanması idi. Merakla okuyacağınız, bir çırpıda bitirebileceğiniz bu akıcı eseri seveceğinizi umuyorum. Son olarak kitabın arka kapağından bir yazı : "Bir sabah kimselere bir şey söylemeden, göç vaktini kaçırmış, suskun, yorgun ve kederli bir kırlangıç gibi alıp başını uzaklaştı. Biraz daha bekleseydi kanatlarında o dermanı bulamayacaktı. Umut niyetine sırtında taşıdığı bir çift kanat, zaman geçtikçe zayıflayacak, gitgide çürüyecek ve ruhunu zehirleyen bir belaya dönüşecekti."