Bu kitaba hak ettiği gibi bir inceleme yazamazsam diye korktuğumdan, biraz çekinerek başlıyorum söyleyeceklerime. Hayatım boyunca ilk kez bu kadar uzun bir eser okudum sanırım. Öyle okuyup geçilecek bir eser de değil; bir cümle, bir sayfa, bir bölüm üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Duyguları o kadar detaylı ve incelikli tasvir edilmiş ki, ne anlatılmak istendiyse anlayıveriyor insan. Martin'in gerçekliği beni en çok vuran taraftı. Hayran olmamak elde değil. İnandığı şey doğrultusunda böylesine çabalayan, zamanla bambaşka kişiliklere dönüşen ama her haliyle kendini kabul edebilen bir adam. Etmeyi beceremediğindeyse olanlar malum... Son iki bölüm belki de en çarpıcı olandı benim için. Toplum tarafından kabul görüldüğünde ne de çabuk değişiveriyor yargılar değil mi? Sürü psikolojisinden çıkıp kendini görebilmeli bir insan. Yoksa bu havayı dahi başkaları için solumuş oluruz. Eden'ı bazen kendime rol model olarak gördüm, bazense asla bana ait olamayacak özelliklerini. Kapitalizm ve sosyalizmin büyük bir düşünce savaşını okudum sanki en çok. Ve bi anda kitabı bir kenara bırakmış, bunları araştırırken buldum kendimi. Kitap bendeki öğrenme arzusunu ateşledi. Sürekli bilmediğim kelimeleri not aldım, anlamlarına baktım. Henüz gencim, kimliğimi yeni yeni oluşturuyorum ve bu felsefi ideoloji dünyasında nereye ait olduğumu öğrenmek istedim. Müthiş bir istek uyandı içimde bunun için. Kitap bitince de inceleme videoları izledim. Çünkü bu kitaba başlamak bir cesaret işi, bitirebilmek ise bir serüven. Bitirdikten sonra üzerine düşünüp araştırmak da bilinçli bir zihnin kendisine olan borcudur diyorum. İyi ki Martin Eden'ı tanımışım.