Romanın ilk paragrafı, düzyazı biçiminde yazılmış bir haiku’dur. Bu açılış, okuru farklı bir okuma biçimine davet eder ve yazara özgü bir dile hazırlar.
Pek çok Batılı yorumda kurgudaki zayıflıktan yakınmalar görüyorum. Oysa kültürel bir eseri okumanın en temel kuralı, okumadan önce hangi dünyanın içine gireceğini bilmektir. Roman dediğimizde anladığımız şey evrensel değildir. Batı edebiyatında yetişmiş okurlar olarak bizler, neden-sonuç ilişkisi, belirli bir zaman-mekân örgüsü, karakter değişimleri ararız. Kurmaca bizim kutsalımızdır. Ama başka bir coğrafyada, kutsallar da değişir.
Japon edebiyatında haiku adı verilen bir şiir türü vardır; Japon zarafetini, inceliğini yansıtır. Haiku, somut bir duyguyu anlatmak yerine bir atmosfer yaratır. Güzel bir örneği Orhan Veli’den gelsin (kendisi haiku çevirmeni ve şairidir):
“Gemliğe doğru / Denizi göreceksin / Sakın şaşırma.”
Bu şiirde ne olduğunu anlatmak güçtür, ama o denizi görmenin anlık mutluluğu dizelerin arkasında duyulur.
Kavabata’nın dili, Karlar Ülkesi’nde haiku şiirinin düzyazıya dönüşmüş hâlidir. Kelimeler çok az, anlamlar çok derindir. Hiçbir şey tam söylenmez ama her şey hissedilir.
İlk paragrafı haiku bir şiire dönüştürsek belki şöyle olurdu:
Tren tünelden / beyaz ülkeye çıkar. / Gökyüzü susar.
Romanın kapağını kapattığında hissettiğinle, ilk paragrafta duyulan his aynıdır: bembeyaz karlarla kaplı, soğuk ama tertemiz bir atmosfer. Kavabata, bir atmosferi hedefler, bir kurguyu değil. Batılı okurların zayıf bulduğu bu kurgu, aslında romanın iskeleti değildir. Romanın asıl iskeleti, o bembeyaz, soğuk atmosferin kendisidir. Karakterler ve olaylar yalnızca bu hissi yoğunlaştırmak için vardır.
Romanın karakterlerinden Komako, yerel bir geyşadır. Onun hissettiği duyguyu ben aşk olarak tanımlayamadım. Günümüz