Her ruhun vatanı var, onu bulmak ve oraya ne kadar çorak ve uzak da olsa gidip yerleşmek, oranın lisansını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak, ağıtları çözmek zorunda.
Bu yolculuğa çıkmak zorunda, kendi vatanında ölmek zorunda, ölebilmek zorunda, ölmeyi kolaylamak zorunda, ölmeyi anlamak zorunda. Tamam da, nasıl yaşanacak nasıl yaşanacak, öyleyse neden yaşanacak, neden yaşanacak, ölebilmek için mi? Ölebilmek için yaşanacak. Yaşayabilmek ölebilmenin, yerinde yurdunda ve kendin olarak ölebilmenin yolunu açarsa yaşanabilmiş olacak. 
Suskun olmayan hiçbir derde zaten yakınlığım yoktu. Derdi taşlaşma ve gömülme olarak anlıyordum. Konuşunca, yemek yiyen hasta gibi iyileşecek demek oluyordu. İyileşene sevinilir ama bir gerçek dert konuşmaya başlayınca sanki değerini ve ederini terk etmiş oluyor öncesi için şüpheler doğuruyordu. Dili çözülen dert, anlatılabilir dert, hele anlaşılabilir dert, dert değil sosyalleşmenin bir başka yoluydu, bir tür tavlaydı ya da dama. 
Hep bir sonbahar ve ayva sarısı sanki kulağımın arkasında duruyor. Çocukken insan ne kadar üzüleceğini bilmiyor. Elde toprak kokusu, ağızda dibi emilmiş bir hanımeli, bu sanki bir zaman değil de sadece bir pozmuş gibi geçiveriyor. Ve sanki insan hangi pozu kendine yakıştırmışsa o poz hayatın durusu diyorlar ya işte ondan oluyor. Yoksa duruş nasıl olsun, kaçılan zaman o poz o duruş nerede, güçsüz ve sinameki hallerde kendin dediğin yok da kendin diye gösterdiğin bir şey var. İşte şu kedinin hiç değişmeyen onbeş sene giydiği ve hiç usanmadığı, görenin de çıkar şu sarı postunu şöyle renkli bir şey diyemediği bir şey oluyor.