Abum Rabum’u 36 günde okudum. Bu cümle tek başına bile kitabın bende nasıl bir etki bıraktığını anlatıyor aslında. Çünkü bu kitap benim için sadece elime alıp okuyup bitirdiğim bir roman olmadı. Her birkaç sayfada bir durdum, araştırdım, tekrar okudum, bazı yerlerde kafam karıştı, bazı yerlerde de “ben bunu daha önce nasıl bilmiyordum?” diye düşündüm.
İskender Pala’nın kalemiyle ilk kez karşılaşmıyorum ama Abum Rabum bende bambaşka bir yere oturdu. Kitaba başlarken açıkçası bu kadar içine gireceğimi düşünmemiştim. Tarihî bilgiler, kutsal metinlere yapılan göndermeler, Mezopotamya, Hz. İbrahim’in izleri, Ortadoğu’nun geçmişten bugüne uzanan sancısı derken kendimi roman okumaktan çok bir şeylerin peşine düşmüş gibi hissettim. Bir karakterin, bir şehrin, bir kavramın arkasından araştırma yaparken buldum kendimi. Hatta bir noktada neredeyse delirecek gibi oldum çünkü kitap sürekli yeni bir kapı açıyor.
Roman Japonya’da işlenen bir cinayetle başlıyor ve olaylar kısa sürede İstanbul’a, Urfa’ya, Adıyaman’a, Mezopotamya’nın derinliklerine kadar uzanıyor. Bir yanda Hz. İbrahim’in mirası, bir yanda üç büyük dinin ortak hafızası, diğer yanda istihbarat örgütleri, tarihî eser kaçakçılığı, savaşlar ve Ortadoğu üzerinden oynanan bitmeyen oyunlar… Açıkçası kitabı sadece bir polisiye ya da casusluk romanı olarak okumak haksızlık olur. Bence Abum Rabum, tarihin, inancın, siyasetin ve insan hırsının iç içe geçtiği oldukça yoğun bir roman.
Kitapta en çok hoşuma giden şey, gerçek tarihi bilgilerle kurgunun birbirine karışma biçimiydi. Bazı bölümlerde olay örgüsü nefes nefese ilerlerken, bazı bölümlerde anlatılan tarihî detaylar insanı durdurup düşündürüyor. Ben özellikle Mezopotamya, Sümerler, Hz. İbrahim ve Ortadoğu’nun kültürel mirasıyla ilgili kısımları çok etkileyici buldum.