Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez.
Bütün aletler buna yardımcı olurlar, bütün uçurumlarımız buna davet ederler bizi ama bütün içgüdülerimiz de karşı çıkar.
Bu karşıtlık ruhumuzda çıkışsız bir çatışma geliştirir.
Her insan derinliklerinin zararına ilerler; her insan kendinden kaçan bir mistiktir: Yeryüzü, varılamayan hidayetler ve ayaklar altına alınmış sırlarla doludur.
“Ruh hidayete vardığında, güzelliği o kadar yücelir ve o kadar harikulâdeleşir ki tabiatta olan her güzel şeyi mukayesesiz aşar ve Tanrı’yla meleklerin gözlerini kamaştırır.”
Vecdi unutmak için yaşarız. Geleneğimizi ve cevherimizi tayin eden de mucize değildir; parıltıları elinden alınmış, kendi yoklukları içine batmış ve geviş getirmelerimizin yegâne konusu olmuş bir evrenin boşluğudur: Yalnız bir kalbin önünde, yalnız bir evren; ikisi de birbirinden ayrılmaya, antitez içinde azıtmaya yazgılıdır.
Yalnızlık, verimizden ziyade yegâne inancımızı oluşturacak kadar sivrildiği zaman, her şeyle aramızdaki dayanışma biter: Varoluştan sapınca, tek meziyetleri ölüm dışında bir şeyin gelmesini soluk soluğa beklemek olan canlılar topluluğundan kovuluruz.
Fakat bu bekleyişin büyüsünden kurtulduğumuzda, yanılsamanın kiliselerinden sürüldüğümüzde, en sapkın mürit topluluğu oluruz, zira bizzat ruhumuz sapma içinde doğmuştur.