muhakkak olan, bu aşkın şimdiye kadarkilere hiç benzemediği idi. şimdiye kadar olanlar bir kasırga, dalları budakları kıran, ortalığı birbirine karıştıran ve bir müddet sonra çekilip giden bir kasırga gibiydiler. halbuki bu seferki aşkım bir mevsim gibi sakin, ağır, belirsiz admlarla gelmişti. ve nasıl bir mevsim bu belirsiz gelişine rağmen ortalıkta hayret verecek bir değişiklik yaparsa bu aşk da beni bu tanınmayacak hallere sokmuştu ve artık çekilip gideceğe hiç benzemiyordu.
"fakat ne de olsa, köylü bizim efendimizdir" dedi.
"niçin?"
"niçin mi? bizi besleyen, bizi ve memleketi doyuran odur da ondan!"
"yalnız bir şey söyleyeceğim: efendi diye başkasını çalıştıran ve ona hükmünü geçirene derler; çalışıp çabalayıp en sonunda elindekini bir hiç mukabilinde verenlere değil..."
"hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor!" dedi, “tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız...”
bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir.