Anladım ki çoğu zaman, her şeye o şeyin zatı cihetiyle muhatap oluyoruz. Beklentilerimiz karşılanmayınca da arabeske bağlıyoruz. Halbuki hakikatte her şey Allah'ın mahluku ve onun emriyle hareket ediyordu.
Çözüm olarak da aşağıda şu cümleler vardı:
Fakat o şahsın, sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o karanlıklı evvelki vaziyeti nurani bir hâlete inkılap eder. Şöyle ki: O şahıs, hücum eden belâları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakk'a istinat eder. Müsterih olur.
Söyle bir cümle vardı: "Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir." Ve söyle izah ediliyordu:
"Bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, yokluk karanlıklarından şu korkunç dünya çölüne atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için yalvararak tabiata ve unsurlara baktığı vakit, kalp katılığıyla, merhametsizlikle karşılaşır.
Efendim, mevcudatın her birisi elli beş lisan ile Allah'ın varlığını ve birliğini gösteriyormuş. Tılsımlar, Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı, 46
Nereye ve neye baksak aslında Allah'ın esmasına muhatapmışız. Mesela bir koyuna bakıyorsunuz; yeşil ot veya sarı saman yiyip su içiyor. Fakat size besleyici bir süt, elbiselik ip için yün, organik gübre, protein gibi pek çok güzellikler veriyor.