Yıllardır övgülerle, atıflarla duyduğum bu kitap benim için bir hayal kırıklığıydı diyebilirim. Bu hayal kırıklığının sebebi kitabın kurgusu, Mithat Cemal Kuntay'ın söz üzerindeki sanatkarlığı değil kesinlikle. Kitaptan beklentim İstanbul'un üç önemli döneminde biraz daha siyasi bir manzara görmekti sanırım. Fakat 640 sayfalık kitabın neredeyse 400 sayfası kimin kiminle neler yaptığı, kadının sadece bir şehvet unsuru olarak tüm karakterlerle yatıp kalktığı; genelevlerden köşklere, köşklerden, genelevlere akan pislik ve tüm karakterlerin birbirinin içine geçmiş hayatlarının düğümlenmesi ile geçiyor. Bu haliyle bir penbe diziyi andırıyor. 400 sayfadan sonrasında da bu düğümün çözülüşünü görüyoruz. Kitapta kızacağınız yerlerde Dağıstanlı Hoca ve Şair Raif devreye girip bir kaç hakikati tokat gibi muhataplarının suratına çarpsa da her sayfada o hakikatleri bulamıyorsunuz.
Kitabı okurken sık sık bir önce okuduğum İttihat ve Terakki'nin Küçük Efendisi Kara Kemal'in çok yanlış kişileri zengin ettik sözleri kulaklarımda çınladı.
Fakat şu bir gerçek vatanın her karış toprağında Türk evladının namusu ayaklar altında çiğnenir, kanı su gibi akıtılırken, vatanın her köşesinde ayrı bir yangın varken makam, mevki, ikbal, para, kadın peşinde koşan bir güruhun kendi hırsı ile yok olup gidişi de çok şey anlatıyor. Bu noktada okuyuculara Atsız Beğ'in Topal Asker şiirini hatırlatmak isterim, çünkü kitaptaki manzarayı en iyi o şiir özetler.
Keyifli okumalar dilerim.