Kant “transandantal” sözünü bambaşka bir manada devreye soktu: dedi ki mese-
la havsalanız kâinatın büyüklüğünü kavrayamıyor, o halde sınırlarını aşmaya zorlanıyor ve siz hataya düşüyorsunuz. Kavranamazı kavramak, göremeyeceğinizi görmek, aklınızın alamayacağını akletmek istiyorsunuz - ve bu arzulama yetisinin işidir... Başta bahsettiğim Spinoza için durum çok daha yalındı,
çünkü hem Musa’nın duyduğu gökgürültüsü doğal bir olguydu ve ancak onu bir ateşle birlikle işittiğinde girdiği ruhsal durum
söz konusu “dini” olguyu açıklayabilirdi. Yani ne gökgürültüsü ne de çalılıklardaki ateş mucizedir... Oysa insanlar Tanrıyı
“inanılması gereken" bir merci olarak görmek islediklerinden her taraftan kendilerine “işaretler” (signs) gönderilmesini bekleyip dururlar. Oysa her şey doğanın ezeli-ebedi yasalarına uygun olarak cereyan etmiştir ve her şey gibi Tanrıdan gelir, çünkü Spinoza her şeyin “aşkın” (transandant) değil, “içkin” (im-manent) nedenidir - causa immanens... Her şey Tanrıdan geldiği için onu herhangi bir yerde, bir imajda, bir seste, bu ikisinin
“mucizevî" biraraya gelişinde aramak insanların “doğal nedenler” konusundaki cahilliklerinden gelen zorunlu bir yanılgıdır.