Virginia Woolf, sinemanın “hoyratlığını” çağrıştırırken bunu oldukça karmaşık bir "dilsel” çerçeveye baglantılandırıyordu: ekranda bir kızgınlık anı mı gösterilecek? O halde bi-
risi bir bardağı yere çalacaktır. Aşk mı gösterilecek? O halde
ateşli bir öpücük... Bülün bunlar Woolfun protestosunu haklı çıkarıyor gibi: Tolstoy’un koskoca Anna Karenina'sı asla böyle bir basit dile ve jestüel unsurlara indirgenemezdi. Aşkın bir “derinliği” vardı ve bunu belki teyatral dünya, Çehov’da olduğu gibi görsel-işitsel düzleme taşıyabilirdi, ancak sinema hâlâ bu “derinliği"
sömüren bir teknik aygıt olarak kalacaktı.
Bugünkü proletarya bambaşka bir model üstüne kurulmaya başladı... Artık yalnızca köleler var - ve bu kölelik içinde birileri paranın, ötekiler ise parasızlığın kölesi durumundalar...
Descartes “düşünüyorum ”
diye haykırarak modern felsefeyi başlatmış olan kişidir. Kuşku duyuyorum - varolduğum dan bile... ama kuşku duyduğum dan kuşku duyamam... o halde düşünüyorum ... demek ki varım...
o halde ben düşünen... bir şeyim... Kant daha akıllıydı... dedi ki her şey tamam ama “ben düşünen bir şeyim” sonucuna öyle kolay kolay varamazsın. Düşünmek demek her şeyi kavramda
ta baştan içermek değildir. Düşünmek demek onu mekânda-zamanda realize etmek demektir.