“İnsanlar dinginlikle yetinmelidir, demek boşunadır; hareket ister onlar, bulamayınca da yaratırlar. Benimkinden daha durağan bir hayata yazgılı olan milyonlarca kişi vardır, hepsi de buna baş kaldırmış durumdadır. Yeryüzündeki insan kitlelerinin arasında siyasal başkaldırılardan başka daha ne isyanların kaynaştığını ancak Tanrı bilir!”
“İnsan yaratılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Miss Scatcherd’inki gibi gözler yıldızların parlaklığını görmezler de ancak bu ufak tefek lekeleri seçerler.”
Hiç okurken hem bu kadar üzülüp bir yandan da bu kadar bağ kurduğum bir kitap olmamıştı, Jane Eyre’i okuyana kadar.
Jane’in hikayesi Gateshead Konağı’nda başlıyor. Mrs Reed (yengesi) ve çocukları Jane’e değersiz ve bu konağa ait olmadığını her açıdan hissettirmek için ellerinden gelen hiçbir şeyi eksik etmiyorlar. Daha sonrasında yatılı bir okula gönderilen zavallı kızımızın burada da yüzü gülmüyor. Jane kişilik olarak devamlı kendini geliştirmek için çabalayan ve bol bol kitap okuyan birisi. Bu bilgi birikimlerini de aktarmak istiyor olsa gerek, meslek olarak mürebbiyelik yapmayı tercih ediyor. Bu sırada mürebbiyelik yaptığı bir evin efendisine aşık oluyor ve başına neler geleceğini bilmeden kendisini sonu gelmez bir mahvoluşa sürüklüyor. Hayatının büyük bir çoğunluğunda acı çekmiş, günler boyu yollarda koşuşturmuş olsa da; onu kitabın sonunda güçlü bir karakter olarak görüyoruz.
Açıkçası okurken en meraklandığım kitaplardan birisi bu. Charlotte Brontë’ın üslubunu çok beğendim. Kitapta genel olarak dini baskılar, toplumdaki yoğun sınıfsal ayrımlar ve erkeklerin hüküm sürdüğü bir toplum içinde kadının konumu göze çarpıyor. Bronte’ın betimlemeleri beni kalbimden vurdu diyebilirim. Mutlaka okumanız gereken klasiklerden birisi.