Elimle Seçtiklerim külliyatı, benim için sadece bir şiir toplamı değil; Anadolu’nun o vakur, o çilekeş ama bir o kadar da mağrur çehresine tutulmuş en berrak, en yerli aynadır. Şairin kendi imbiğinden süzerek bize sunduğu bu seçki; İstanbul’un zarif estetiğiyle Anadolu’nun tozlu yollarının, han duvarlarının ve yanık türkülerinin o muazzam nikâhıdır. Faruk Nafiz, kelimeleri bir nakkaş titizliğiyle işlerken; bizi "Memleket Edebiyatı"nın o hem sızılı hem de heybetli zirvelerine çıkarır.
Edebi bir düz yazı ile bu memleket sevdasını dile getirmem gerekirse; bu seçki, Türkçenin o pürüzsüz, o su gibi akan aruzundan heceye geçişinin en asil zaferidir. Han Duvarları’nda yankılanan o "Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı" sesi, benim içimde sadece bir yolculuk değil, bir tarihin ve bir coğrafyanın kaderine atılan imzadır. Şair, Anadolu’yu dışarıdan bir gözlemci gibi değil; onun derdini derdi, neşesini neşesi bilen bir evlat gibi anlatır. Çoban çeşmesinin başında durup o bitmek bilmeyen efsaneyi dinlerken, aslında kendi köklerimin ne kadar derine indiğini hissettim.
Okurken şunu iliklerimde duydum: Faruk Nafiz’in şiiri, bir yanıyla o çok sevdiği lirik "peri"lerin masalsı dünyasında gezerken, diğer yanıyla ayaklarını o sert ve bereketli toprağa sımsıkı basar. "Sanat" şiirinde dediği gibi; biz başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz... Bu mısralar, benim için sadece birer kafiye değil; bir duruş, bir kimlik ve bir vefa borcudur. O, dili öyle bir kullanır ki; Türkçenin o en saf, en yalın haliyle bile ne kadar devasa bir musiki yaratabileceğini kanıtlar.
Nihayetinde bu kitap, benim için bir "gönül coğrafyası" haritasıdır. Çamlıbel ile beraber anladım ki: Bizim asıl zenginliğimiz, o uzak köylerdeki isli lambaların ışığında, o kerpiç