"Doğmakta olan yeni Türk devletinin esas niteliği bu sırada henüz oldukça belirsizdi. Osmanlı saltanatı hemen hemen bir yıl önce kaldırılmıştı. Ülke, sadece meclis başkanını değil bakanları, daha doğrusu vekilleri de doğrudan seçmiş olan Millet Meclisi tarafından yönetilmekteydi. Meclisle Halife Abdülmecit Efendi arasındaki anayasal ilişkiler belirsizdi. 1922’de halifelik yalnızca dinsel bir memuriyet olarak düşünülüyordu; ancak birçok kişinin, halifeyi, sırf biçimsel anlamda olsa bile, devletin başı olarak görmeye devam etmesi kaçınılmazdı. Ayrıca halife olarak onun yetki alanı Türk devletinin sınırlarını aşıyor ve –en azından kuramsal olarak– bütün Müslüman dünyasını kapsıyordu. Mustafa Kemal Ocak ayında Türk basınıyla olan mülakatlarında bu karışık durumu değiştirmeye ve Cumhuriyeti ilân etmeye niyetlendiğini ima etmişti ve Eylül ayında bir Viyana gazetesiyle olan mülakatta bu görüşünü tekrarlamıştı. Ekim ayında meclis, meclis ikinci başkanlığı ve dâhiliye vekaleti için hükümetin gösterdiği adayları reddedip, bu mevkilerden ilki için Hüseyin Rauf (Orbay)’ı diğeri için de Sâbit (Sağıroğlu)’nu seçince bir fırsat doğdu. Mustafa Kemal, bu durumun bir güvensizlik durumu oluşturduğuna Başvekil Ali Fethi (Okyar) hükümetini ikna edince, hükümet istifa etti. Bu durum meclise, bu hükümeti yeni bir vekiller heyetiyle değiştirme görevi yüklüyordu, ancak Mustafa Kemal önde gelen taraftarlarına mevki kabul etmemeleri talimatı vermiş olduğundan, bu mümkün olmadı. Mustafa Kemal, meclis kendisine danıştığında, seçilmiş bir cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir başvekili ve bir kabine sistemi olan bir Cumhuriyet ilân edilmesi teklifini sundu. Meclisteki çoğunluk bu teklifleri kabul etti ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilân edildi. Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı
"1930'larda İslam'ı ulusallaştırmak ve modernleştirmek için hükümetin teşvik ettiği girişimler olmuş, ama bu "Türk reform" seçkinlerin küçük bir bölümünün ilgisiyle sınırlı kalmıştı. Bu reformun en açık tezahürü, Arapça ezanın yerini, 1932'de devlet konservatuvarı tarafından bestelenen Türkçe ezanın almış olmasıydı."
"Ve, Dünya’nın böyle amaçlara, böyle ülkülere açık olduğu, böyle amaçlar ve ülküler için küçüldüğü dönemler vardır.
Ve, Dünya böyle bir dönemdedir.
Ve, Dünya öyle bir soy, öyle bir ülkü beklemektedir.
Ve, Dünya’ya tekliğinden arınmış, soyu ve ülküsü ile özdeşleşmiş, soyunu ülkü ile özdeşleştirmiş biri gerektir."