Ne gerek varmış, diye düşündüm. Ne gerek varmş o kadar çabaya? Ne gerek varmış bana, bize, mebuslara, bu binaya? Sonra başımı çevirip o yazıya baktım: Hakimiyet Milletindir. Ne gerek varmış sana, dedim.
Bir adım daha atıp kapıya yönelecektim ki Tevfik Fikret'in bir şiirini hatırladım.
Beşerin böyle delaletleri var
Putunu kendi yapar, kendi tapar
Bir kelime eksik yazmıştı üstat. Tek bir kelime. Onu da ben tamamladım. Büyük salondaki karatahtaya, kırık bir tebeşirle veda cümlemi şöyle yazdım:
"Bir millet ki putunu kendi yapar, kendi tapar."
Birinci Meclis'in son oturumundan ayrılırken, ne görüyor ne de duyuyordum. Çünkü hâlâ şairi dinliyordum:
Şimdi benim ne cennet, ne cehennem umurumda
Bakarım evrene, şaşar şaşar kalırım
Ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım...
Her şey sıfırın altında başlar. Kar maskeleri geçirildikçe başların etrafına, gerçek yüzler ortaya çıkar. İnsan, saklanınca kendisi olur. Kalın kumaşlara gömülünce çıplak kalır. Her şey sıfırın altında biter. Hayaller de, gerçekler kadar buz tozuna dönüşünce.
Milliyetçiliğin bir din olduğu bu ülkede, zorunlu hale getirilmediği takdirde askerlik hizmetine gönüllü bulamayacaklarından korktuklarını anlamalıydık!
"Ama ben kendim için yazıyorum. Kendimi anlamak için. Dönüp bakmak için."
"Gözleri arkasında olanlar er geç tökezler. İnsanoğlu, tek bir halden ibaret değil. Üç sayfa önce yazdığını bugün anlamanın imkânı yok. Çünkü o sen değilsin. Boşuna bir çaba. Bir dalganın sürüklediği, ilerledikçe çürüyen bir dal parçası. Işte, busun. Hepsi o kadar. Hiçbir şeye dönüp bakma. Özellikle de kendine. Bozuk bir fotoğraftan başka bir şey göremezsin. Üzerine tek saniye binsin, sesler bile değişir. İnsan, doğru hatırlayabilen bir mahluk değil. Bu yüzden hatırlamaya çalışma."