Merhaba arkadaşlar,
Bugün günlerden Salı, akşam saati ve yağmurlu bir hava… Böyle bir atmosferde size, dev yazar Cengiz Aytmatov’un kaleminden soluksuz bir aşk hikâyesiyle geldim: Cemile.
Aytmatov'u Aytmatov yapan, Louis Aragon’un "dünyanın en güzel aşk öyküsü" olarak nitelendirdiği ve sonrasında pek çok dile çevrilen bu eser, yazarın köyünde yaşanmış bir olayın kurgulanmasıyla ortaya çıkmış.
Hikâyemiz, Seyyit’in gözünden anlatılıyor. Cemile, güzelliğiyle dikkat çeken bir kadın, ancak dönemin koşullarında ona seçme hakkı tanınmamış ve Sadık onu kaçırarak kendine eş yapmış. Sadık’ın savaşa gitmesiyle Cemile, köye gelen Danyar ile yakınlaşıyor ve aşklarının peşinden gitmeye karar veriyor.
Şimdi burada durup biraz eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek istiyorum. Günümüz Türkiye’sinde Cemile gibi bir kadın muhtemelen iffetsiz olarak nitelendirilebilir. Ama Cemile’ye biraz daha derinlemesine baktığımızda, onun aslında kendi benliğini tamamlayan, kendi kararlarını alan ve aşkının peşinden giden güçlü bir kadın olduğunu görüyoruz. Tabiatın ve müziğin ahengiyle renklenen, tutkulu bir aşkın sembolü haline gelen Cemile, sadece bir karakter değil; geçmişin, bugünün ve geleceğin sessiz kadınlarının sesi olmuş bir figür.
Cemile, Aytmatov’dan okuduğum ilk eser ve kesinlikle son olmayacak. Uzun süre dili ağır gelir diye okumayı ertelediğim bu yazarın, ne kadar akıcı ve muazzam bir üsluba sahip olduğunu fark edince kendime hayıflandım. Artık bu eksikliği kapatma zamanı.
Belki ben bu eserin güzelliğini anlatmada yetersiz kalırım ama Louis Aragon’un şu sözleri fazlasıyla yeterli olacaktır:
"İşte şimdi burada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'nin Paris'inde, kralların ve devrimlerin Paris'inde, ressamların yüzyıllık Paris'i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir