Nermin Yıldırım’dan birkaç ay önce “Rüyalar Anlatılmaz” ile “Saklı Bahçeler Haritası”nı okumuştum. Yazılma sırasına bakılırsa “Unutma dersleri” bu ikisinden sonra geliyor. Oysa tarihe bakmasam, bu ilk kitabı herhalde diye düşünüyordum. Diğer iki kitap müthiş farklıydı benim için, özellikle üslup olarak. Farklıydı ve asıl onları beğenmiştim, onlardan sonra devam etmeye karar vermiştim. Bir ağırlıkları, derinlikleri vardı sanki, olayların ve kişilerin birbirleriyle bağlantıları ve bağlanış şekilleri hoşuma gitmişti.
Bu kitap biraz hayal kırıklığı oldu. Karaktere pek ısınamadım ve bence kullanılan üslubun bunda yeri büyük. Üç cümleden ikisi (değiştirilmiş) deyimlerle, şarkı sözleriyle, alıntılarla ve özellikle benzetmelerle dolu; sürekli bir espritüel /mizahi hava var ama kitabın tamamı nerdeyse bu şekilde olunca (her ne kadar karakterin kişiliğini yansıtıyor olsa da bu mizah, olaylara bakış açısını gösterse de vs) ciddiye alıp olaya, düşüncelerine, sözlerine odaklanmak imkansız. Feribe’ye nasıl olduğunu sorsan, atıyorum “afganistan’daki şu çocuklar nasılsa ben de öyleyim” tarzında ama SÜREKLİ bu şekilde irtibat kuruyor hem diğerleriyle, hem de işin kötüsü kendisiyle de. Bu üslup beni uzaklaştırdı karakterden, içselleştirmek mümkün olmadı. Çok fazla benzetme var. Sanata, müziğe elbette karşı değilim (hatta ne mutlu bana bir kitapta bir şarkı önerisinde bulunuluyorsa!) ama bu da fazlaydı.
Genel olarak da zaten tekrara düşülen noktalara sahipti (aldatılma konusu mesela, Vedat’ın aldatıp aldatmadığını düşünmesi, içindeki vicdan, ahlak sorgusu; her bölüm vardı nerdeyse). Kurgu bakımından, başta konusu ilgimi çektiyse de ilerleyişi ve sonu klişe geldi. Sorunun çözümlenmesi ise beni ikna etmedi. Yani (spoiler olabilir), ha Vedat’la Yeşim onu aldatıyormuş ve hayatı ordan devam