ne söylesem, ne yazsam asla kelimelere dökemeyeceğim bir kitap oldu. kemal'i de, füsun'u da sevemediğimi söylemekle başlamak istiyorum. zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kemal'i seven birisi çok azdır ya da yoktur.
kitabın başını ne kadar hızlı okusam da pek çok kişi gibi sekiz seneyi ben de bi sekiz senede bitirdim desem yeridir. kemal'in saplantısı, tüm eşyaları bir şekilde alıp götürmesi, keskinler'in bunu bilmesi ama susması... herkes bir tiyatronun içinde ve yazılanı oynuyor gibi geldi bana. o sekiz sene hiçbir anlamıyla geçmedi.
yine de bir şekilde ben tüm hayatlara dokunmuşum gibi hissettim. burada yazarı tebrik etmem gerekiyor çünkü bu şekilde yazmasaydı eğer zaten kitabı ikinci sayfada kemal, hem sibel hem füsun ile birlikte olduğunu söylediği anda bırakmıştım. fakat öylesine akıcı bir anlatımı vardı ki merak ettim. bu kitabı kurgularken önce müze fikrine sonra işleyişe geçilmesine de hayran kaldım.
her ne kadar artık son yüz elli sayfada bitsin lütfen diye okusam da sekseninci bölüme bir sayfa kala ben gözyaşlarımı tutamadım. belki de tüm sayfalarda karakterlerle birlikte yaşadığım için oldu bilmiyorum. cidden mutlu bir hayat mı yaşadı yoksa boşa giden bir hayat mı bilmiyorum. bir hayatın böyle geçmesine öylesine derinden üzüldüm ki.
kemal, biliyorum sen mutlu bir hayat yaşadığını düşünüyorsun ve öyle bitirdin belki ama ben senin hayatından hep kaçtığını düşündüm. sen hep hayatı yaşamak için plan yaptın, sen hep hayatı nasıl yaşayacağını düşündün, sen hep füsun ile birleştiğinde ne olacağını düşündün. sen hep gözünün önünde olanları bir şekilde öyle değil-miş gibi yaptın. kemal ben seni hiç sevemedim ama yine de böyle bir hayat yaşamana çok üzüldüm.