kendini anlayamıyordu. Bir şeyler ona itici geliyordu. Hayatının boşa gittiği, günlerin, gecelerin boşa gittiği duygusuna kapılıyordu çalışırken. Kendini, ne kadar büyük hedefler ve imkânlar vaat edilmiş olursa olsun, küçük ve sıradan buluyordu. Bunu Hakan'ın anlaması mümkün değil miydi? Aynı sıradanlık ve boşa giden zaman duygusuna o kapılmıyor muydu? Hakan için hayat bu muydu? Tetik üstünde geçecek bir hayattan korkmuyor muydu hiç? Ersin korkuyordu. Gelecek yılların bir mücadele ve yarışla geçecek olması düşüncesi onu ürkütmeye yetiyordu. Hata yapmaya izin yoktu. Yorulmaya, birazcık dinlenmeye izin yoktu. Oysa Hakan yarışla geçecek bir hayata kendini çoktan hazırlamış, hatta öne geçmişti.
tiksiniyordu kendinden.
İçinde ilahi ne varsa yok olmuştu; yaşama gücü, canlılığı kalmamıştı ki dürtsün onu. Ölmüştü. Ruhu ölü gibiydi.
Bir hayvandı o, iş hayvanıydı. Ne yemyeşil yaprakların arasından geçerek inen gün ışığının güzelliğini görüyor, ne de kozmik sonsuzluktan bahseden ve sırlarını o yaprakların hışırtılarında açığa vuran mavi gök kubbenin fısıltılarını duyuyordu artık.