Ah, ne okudum ben! Okurken sıkışık, çaresiz ve isyankar hissettim. Fransa’da yaşanmış gerçek bir olaydan etkilenerek kaleme almış bu romanı yazar. Maalesef toplum olarak bizim de çok uzak olmadığımız bir hikaye Sakar.
Sakar, küçük bir kız çocuğu olan Diana’nın ailesi tarafından uğradığı şiddeti anlatıyor. Bunu olabildiğince doğrudan, yalın bir şekilde aktarmış yazar. Ayrıca farklı bir anlatım tekniği kullanarak. Şiddeti gözlemleyenlerin gözünden anlatmış olayı. Hikayede Diana hiç konuşmuyor. Hatta bırakın konuşmayı uzun süre şiddete uğrayanların yaptığı gibi “Ben çok sakarım.” diye kendisini suçluyor.
İşte tam da dediğimiz gibi “Çocuk susar, sen susma!”. Çocuklar yaşanan şiddeti anlamlandıramıyor, korkuyor ve çoğu zaman anlatmıyorlar. Nice çocuk ailesi tarafından şiddete uğruyor maalesef. Yazar da bu romanıyla aile kurumuna sorgusuz sualsiz kutsallık atfedilmesinin doğurduğu sonuçlara dikkat çekiyor.
Bir de şiddeti izleyen çocuklar var, onlar da şiddete uğrayanlardan… Diana’nın abisi Arthur da o çocuklardan biri. Onun sözleriyle bitireyim yorumumu çünkü hikayeye dair çok şey söylüyor bize:
“Diana’yı gerçekte yapabildiğimden daha iyi hatırlamak isterdim. Diana’yla birlikte hiç yapamadığımız her şeyi sanki yapmışız gibi hatırlamak isterdim. Bazen çocukluğumuzun müziklerini dinliyorum, müziğin onu bana hatırlatmasını isterdim ama müzik hiçbir şey hatırlatmıyor çünkü birlikte değildik, aynı çocukluğu yaşamadık. Ağladığım zaman, kendi kendime, “Bu korkunç” dediğim zaman, belki de o dönem hissetmediğim duyguları şimdi hissetmeye çalışıyorum. Beni ağlama hakkından yoksun bıraktılar…”