Hayatlarımızın katmanları öylesine üst üste yığılmış ki, sonradan yaşadıklarımızda eskilerle karşılaşıyoruz durmadan: halleşip bir kenara bıraktığımız yaşantılar olarak değil, güncel ve canlı deneyimler olarak.
Hanna’nın suçunu hem anlamak hem de mahkûm etmek istiyordum. Ama buna izin vermeyecek kadar korkunç bir suçtu bu. Onu anlamaya çalıştığım zaman, gerektiği gibi mahkûm edemeyeceğim hissine kapılıyordum. Gerektiği gibi mahkûm ettiğim zaman da anlamaya hiç yer kalmıyordu. Bu sorunun üstesinden gelemedim. Her ikisini de başarmak istiyordum: hem anlamak hem de mahkûm etmek. Ama ikisini de beceremedim.
Hanna'yı unutmuş değildim. Ama bir süre sonra anısını her an yanımda taşımaz oldum. Geride kaldı, tıpkı trenle geçerken geride kalan bir kent gibi. Kent hep orada, ardınızda bir yerlerdedir; isterseniz oraya dönebilir, varlığından emin olabilirsiniz. Ama bunu neden yapasınız ki?