Yasemin Bıçak Birtane

Yasemin Bıçak Birtane
@semenfam
Yazar Sayfası: Yasemin Birtane
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Doktora öğrencisi
22 okur puanı
Kasım 2017 tarihinde katıldı
Yoksunluk, Sessizlik ve Dönüş Üzerine
Puan vermedi·80 syf.··
2025 17. kitabı
Claire Keegan’ın Emanet Çocuk adlı anlatısı, çocuğun geçici olarak bir başka aileye “emanet” edilişiyle başlar. Yoksulluğun, yalnızlığın ve tükenmişliğin kıyısında yaşayan bir ailenin çocuğu, annenin hamileliğiyle birlikte fazlalık olarak görülüp gönderilir. Bu gönderiliş, bilinçli bir tercihten ziyade çaresizlik içinde verilmiş bir karar gibidir. Çocuk, yük olarak konumlandırılır; seçimi neden onun üzerine olur, açıklanmaz. Belki sessizliğiyle, uyumuyla, “utanmayacak” biri oluşuyla... Anlatının ilk bölümü, terk ediliş ve yeni bir evde karşılaşmalarla şekillenir. Yolculuk boyunca zihnine takılan bir hatıra —babası tarafından kumarda kaybedilen bir düve— çocukla metaforik bir bağ kurar. Kaybolan, satılan, yolunu bilmeyen bir varlık olarak düve, çocuğun kendisini tanımlama biçimidir. Keegan, bu benzetmeyle terk edilmişlik hissini derinleştirir. Çocuğun emanet edildiği Kinsella çifti ile yaşadığı deneyim, onun için bambaşka bir dünyaya açılır. Edna ve John Kinsella’nın evi temizdir, düzenlidir, huzur ve saygı barındırır. Burada çocuk düşünmek için zamanın, hatta “birikmiş para”nın varlığını hisseder. Evin dili farklıdır; yeni sözcükler, yeni davranışlar öğrenilir. Özellikle Edna’nın ilgisi, çocuğun annesindeki eksikliği fark etmesine neden olur. Bu fark ediş, hem rahatlatıcı hem de sarsıcıdır. Anlatı boyunca çocuğun iç dünyasında izleme ve hatırlama temel izlektir. Eski ev ile yeni ev arasında bir karşılaştırma yapılır; iki farklı fotoğraf karesi gibi. Keegan, bakımın, ilginin ve sevginin izlerini detaylarla örerken, yoksun bırakılmış çocukluğun sessiz çığlıklarını duyurur. Küçük ayrıntılarda bile büyük kırılmalar gizlidir. Kayıp teması çok katmanlıdır: açlıktan ölen bir grevci, Afrika'daki yoksulluk, boğularak ölen küçük bir çocuk... Bu temalar üzerinden bireysel,
Emanet ÇocukClaire Keegan · Jaguar Kitap · 20258,3bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Beğenmedim
Puan vermedi·188 syf.··
2025 16. kitabı
Haruki Murakami’nin Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında adlı romanı, onun karakteristik temaları olan yalnızlık, geçmişin gölgesi ve insanın içsel boşluğu etrafında şekillense de, bu kez beklentileri karşılamakta zayıf kalıyor. Roman, ilk bakışta melankolik bir aşk hikâyesi gibi görünse de, aslında anlatı derinliğinden çok, sürekli tekrarlanan iç monologlara ve yüzeysel psikolojik çözümlemelere yaslanıyor. Başkarakter Hajime'nin iç dünyası, Murakami'nin diğer romanlarında olduğu gibi merkezi önemde. Ancak bu iç dünya, okura zenginlik sunmak yerine, bıkkınlık veren bir tekdüzeliğe saplanıyor. Hajime'nin nostaljiyle süslenmiş geçmişe takıntısı, karakterin gelişiminden çok, anlatının kendi etrafında dönüp durmasına neden oluyor. Okur, karakterle empati kurmak yerine onun bencil, kararsız ve çoğu zaman eylemsiz doğasından uzaklaşıyor. Özellikle kadın karakterlerin sadece Hajime’nin içsel yolculuğuna hizmet eden araçlar gibi kurgulanması, romanın feminist bir perspektiften de sorunlu olduğunu ortaya koyuyor. Murakami'nin şiirsel dili ve atmosfer yaratmadaki başarısı bu romanda da zaman zaman hissedilse de, anlatı genel olarak durağan bir akışa sahip. Olay örgüsü, etkileyici sürprizlerden veya güçlü dramatik çatışmalardan yoksun. Bu da romanı edebi olarak daha çok bir taslak hissi veren, tamamlanmamış bir anlatı haline getiriyor. Ayrıca, romanın temel sorusu —geçmişin gölgesi bugünü ne kadar şekillendirir?— yeterince derinlemesine işlenmiyor. Bu soru roman boyunca tekrar tekrar gündeme gelse de, cevaba dair kayda değer bir çözümleme sunulmuyor. Bu durum, Murakami’nin felsefi anlatılarına alışkın okurlar için dahi hayal kırıklığı yaratabilir. Sonuç olarak, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında, Murakami külliyatı içinde silik bir yapıt olarak kalıyor. Ne anlatı gücü ne
1000Kitap
Sınırın Güneyinde Güneşin BatısındaHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20245,5bin okunma
Çanakkale Savaşı ve Sıhhiye
10/10
·98 syf.··
2024 6. kitabı
"Emanet", Çanakkale Savaşları'nda görev alan sıhhiye erleri ve doktorlarının yaşadıklarını merkeze alan tarihî bir romandır. Yazar, özellikle Dr. Behçet Sabit Erduran’ın perspektifinden, savaşın ortasında insanüstü bir çabayla çalışan Osmanlı sağlık çalışanlarının mücadelesini ele alıyor. Roman, savaşın dehşeti içinde insanın hem fiziksel hem de ruhsal olarak nasıl bir sınavdan geçtiğini vurgularken, sıhhiye birliklerinin fedakârlığını da detaylı bir şekilde anlatıyor. Kitap, Balkan Savaşı’ndan I. Dünya Savaşı’na kadar uzanan bir süreci kapsamakta ve özellikle Çanakkale Cephesi’nde yaşanan olayları belge niteliğinde sunmaktadır. Romanın başkahramanı Behçet Sabit Erduran, tıp fakültesinden mezun olmuş, savaş ortamında büyük sorumluluklar üstlenmiş bir Osmanlı doktorudur. Karakter, cephede görev yaparken bir yandan yaralı askerleri tedavi etmek, bir yandan da savaşın zor şartlarında hastane organizasyonlarını yürütmek zorundadır. Kitap, Osmanlı sağlık teşkilatının savaş esnasındaki organizasyonunu, sahra hastanelerini, Hilâl-i Ahmer (Kızılay) çalışmalarını ve cephedeki sıhhiye hizmetlerini tarihî detaylarla ele alarak akademik araştırmalar için önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.
Edebiyat
EmanetYasemin Birtane · MEB Kültür Yayınları · 20241 okunma
Yazılı ve Sözel Arasındaki Etkileşim
Puan vermedi·376 syf.··
2025 20. kitabı
Yazılı ve sözlü kültür arasındaki ilişki, antropoloji, dilbilim ve kültürel çalışmalar açısından önemli bir inceleme alanıdır. Geleneksel olarak yazılı ve sözlü kültürler arasında kesin bir ayrım yapılmaya çalışılsa da, bu ayrımın hatalı olduğu, bunun yerine sözlü kültür ile yazılı, basılı ve diğer iletişim biçimlerinin birlikte ele alınması gerektiği ileri sürülmektedir. Yazar, kitabının önsözünde, sözlü kültürü yazıya aktarma sürecinin dinamiklerine dikkat çekerken, kültürlerin yalnızca yazılı ya da sözlü olarak kategorize edilmesinin yetersiz olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, konuşma metinlerinin sözel zihinde önce tasarlanıp sonra kağıda dökülmesi sürecini analiz etmekte ve bu sürecin yazı yoluyla mesajın kodlanması ve okunarak çözümlenmesi şeklinde işlediğini vurgulamaktadır. Yazının dilsel malzemeyi bir kanaldan diğerine aktarma işlevi gördüğünü ifade eden yazar, okur-yazarlık geleneği olmayan toplumlarda bile dolaylı olarak okuma ve yazma pratiklerinin var olduğuna dikkat çeker. Yazma eylemi, metni içselleştirme ve ezbere okuma gibi süreçlerle birleşerek okur-yazar bireyler için temel bir unsur hâline gelmektedir. Ayrıca, yazının yorumları belirli bir düzende topladığı, ancak sözlü geleneğin etkisinin yeterince takdir edilmediği belirtilmektedir. Yazar, kitabında edebi malzemeye odaklanırken, kültürel süreçlerin yazının kullanımından nasıl etkilendiğini de incelemektedir. Okur-yazar bireylerin, okur-yazar olmayanlar üzerinde kurduğu hâkimiyetin veya okur-yazarlık seviyesinin bireyler arasındaki güç ilişkilerini nasıl şekillendirdiğinin altını çizmektedir. Bu bağlamda yazar, LoDagaa ve Kuzey Gana’daki Gonja topluluklarıyla gerçekleştirdiği saha çalışmalarını da analizlerine dahil etmektedir. Kitabın giriş bölümünde, yazılı ve sözlü kültürün doğasına
Edebiyat
Yazılı ve Sözel Arasındaki EtkileşimJack Goody · Pinhan · 20134 okunma
Mircea Eliade ve Kutsal Mekânın Doğası
10/10
·195 syf.··
Beğendi
·
2024 7. kitabı
·
1776 günde okudu
·
Okunma: 23 Ağustos 2024 19:21
Yeryüzü ve kara parçaları homojen ve tekdüze değildir. Bazı yerler, belirli niteliklerinden dolayı diğerlerinden ayrışır ve bu farklılık, dindar insanın gözünde derin bir anlam ve değer taşır. Mircea Eliade’ye göre kutsal mekân, sıradan mekânlardan ayrılmış ve farklı bir statüye sahip bir alandır. Dindar insan için bu ayrışma, kutsal olanın kendini dünyada tezahür ettirmesiyle gerçekleşir. Bu durum, kutsal mekânın sıradan mekânlardan belirgin bir kopuşla ortaya çıktığını gösterir. Eliade’nin verdiği klasik örneklerden biri, Ahd-i Atik’te Tanrı’nın Musa’ya hitaben söylediği şu sözlerdir: “Buraya yaklaşma, ayaklarından ayakkabılarını çıkar; çünkü durduğun yer kutsal bir topraktır.” Bu ifadeyle, belirli bir mekânın diğerlerinden farklı olduğu ilan edilmekte ve bu alanın kutsallığı tanımlanmaktadır. Kutsal mekân, yalnızca insanın seçim ve müdahalesiyle belirlenen bir yer değildir; aksine, kendini çevreleyen dünyadan farklılaşan ve insanın ona atfettiği değerin ötesinde bir anlam taşıyan bir alandır. Temelde mekânda kutsalın tezahür etmesi, dünyayı ontolojik olarak kurmaktadır. Kutsal mekânın keşfi, yani ifşası, dindar insan için varoluşsal bir değere sahiptir. Çünkü türdeş ve sonsuz olan, hiçbir dayanak noktasının bulunmadığı, yönlendirmenin mümkün olmadığı bir alanda kutsalın tezahürü, mutlak bir sabit nokta’yı, bir merkez’i ifşa etmektedir. Dayanak noktası, yönelim ve sabit nokta olmadan hiçbir şeyin başlayamayacağı düşüncesiyle dindar insan, dünyanın merkezine yerleşmeye çaba göstermiştir. Ancak dünyada yaşayabilmek için öncelikle onu kurmak gereklidir ve hiçbir dünya, aynılığın “kaosu” ve dindışı mekânın göreliliği içinde doğamaz. Bu nedenle sabit noktanın keşfi, dünyanın yaratılışına eşdeğer bir anlam taşımaktadır. Eliade, kutsal mekân deneyimini, dünyanın
Edebiyat
Kutsal ve Kutsal-DışıMircea Eliade · Alfa Yayınları · 2017176 okunma