Puan vermedi·120 syf.··
2024 29. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 05 Eylül 2024 17:50
Tutukluk, Semptom ve Kaygı adlı eserinin birinci bölümü ketlenme, cinsel işlev, beslenme işlevi, ego, süper-ego, id, isteri, amnezi gibi kavramlarla ilgili psikanalitik literatürde büyük yankı uyandırmış çalışmalarını içeriyor. Kitabın ikinci bölümü ise baskılama ve savunma, direnç, karşı yük, libido dönülümünden kaynaklanan kaygı ve bilinçaltının direnci gibi konulardan oluşuyor. Bütün kaygıların en eskisi olan doğumda duyulan ilk kaygıya anneden ayrılmak yol açar diyen Freud, Otto Rank ve Alfred Adler'den de alıntı yapıyor.
Tutukluk Semptom ve KaygıSigmund Freud · Oda Yayınları · 201968 okunma
​Ruhun Bedendeki Sessiz Çığlığı
Puan vermedi·235 syf.··
Beğendi
·
2026 87. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 12 Mayıs 2026 07:47
​Bazı kitaplar okunmaz; sanki zaten içinizde bir yerlerde kırılmış olan o cam parçasının yerini size işaret ederler. Otto Rank’ın sayfaları arasında gezinirken, sadece satırları değil, kendi gölgemi de takip ettim. Rank bize şunu fısıldıyor: Beden, ruhun henüz söyleyemediği kelimelerin mezarlığıdır. ​İnsan, yaşamı boyunca bir bütünlük arayışındadır ama Rank’a göre bu arayış, kaybettiğimiz o ilk cennetin yasını tutmaktan başka bir şey değildir. Bu kitabı okurken hissettiğim şey, bitmek bilmeyen bir gurbet duygusuydu. ​Her yaratıcı eylem, aslında bir ayrılıktır; bir şeyleri geride bırakmanın ve tek başına kalmanın cesaretidir. ​Buradaki hüzün, yaratıcılığın bir neşe değil, bir kopuş olduğu gerçeğinde gizli. Birini sevdiğimizde ya da bir eser yarattığımızda, aslında kendimizden bir parça koparıp onu dünyanın acımasız kucağına bırakıyoruz. Rank, bedenimizin bu kopuşlara verdiği tepkileri birer semptom değil, birer hikaye olarak görmemizi sağlıyor. Omuzlarımızın çöküklüğü bir yorgunluk değil, taşımaktan vazgeçemediğimiz geçmişin ağırlığıdır belki de. ​İnsan hem kendisi olmaktan korkar hem de kendisi olamamaktan. ​Ne kadar acı bir paradoks, değil mi? Hayatta kalmak için başkalarına sığınıyoruz ama başkalarına sığındıkça kendi varlığımızı yitiriyoruz. Bu kitap, bedenin neden bazen bir hapishane gibi hissettirdiğini anlatıyor. İçimizdeki o yaratıcı irade uyanmak isterken, ayrılık korkusu bizi felç ediyor. Kaslarımızdaki o açıklanamayan gerginlik, aslında özgürlüğe atılacakken geri çekilen o korkak ruhun fiziksel bir kanıtı sanki. ​Rank’ı okumak, yarası olan birine yarasının nedenini değil, o yaranın aslında onun kimliği olduğunu söylemek gibi. Kitap bittiğinde hissettiğim şey derin bir yalnızlık ama aynı zamanda bu yalnızlığın içinde bulduğum garip bir
1000Kitap
Beden Dilini ve Duyguları AnlamaOtto Rank · Gece Kitaplığı · 202415 okunma
Reklam
Seninle Başlamadı - Mark Wolynn
Puan vermedi
BİR RUH ARKEOLOĞUNUN ANATOMİSİ: MARK WOLYNN VE GÖRÜNMEZ MİRAS Yazarın Kimliği ve Uzmanlık Alanı Mark Wolynn, yalnızca "çok satan bir yazar" etiketiyle geçiştirilemeyecek kadar derin bir kariyere sahip. O, Kalıtsal Aile Travmaları Enstitüsü’nün kurucusu ve bu alanda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri. Ancak Wolynn’i meslektaşlarından ayıran temel fark, savunduğu teorilerin laboratuvar ortamından önce kendi hayatında sınanmış olmasıdır. Wolynn, akademik bir fildişi kulesinden seslenmek yerine, bizzat "yaralı şifacı" (wounded healer) kimliğiyle karşımıza çıkar. Kitabı Yazma Süreci: Körlükten Görüye Bu kitabın doğuşu, bir başarı hikâyesinden ziyade bir "çöküş" hikâyesine dayanır. Wolynn, yirmili yaşlarının sonunda görme yetisini kaybetmeye başladığında, modern tıbbın çaresiz kaldığı bir noktada duruyordu. Yazarı bu kitabı yazmaya iten asıl güç, fiziksel körlüğünün aslında psikolojik bir "görememe" halinden kaynaklandığını keşfetmesiydi. Kendi ailesindeki trajedilerin, hiç tanımadığı atalarının acılarının kendi gözlerinde birer semptom olarak belirdiğini anladığında, bu kişisel keşfi evrensel bir metodolojiye dönüştürmeye karar verdi. Kitap, yazarın Güneydoğu Asya’daki bilgelerden modern psikiyatri kliniklerine kadar uzanan on yıllık arayışının damıtılmış bir sonucudur. Metnin Ruhu: Nasıl Bir Kitapla Karşı Karşıyayız? Yazım Tekniği ve Metodoloji Wolynn, kitabı üç ana sütun üzerine inşa eder: Bilimsel Temel, Vaka Analizleri ve Uygulanabilir Çözümler. Yazarın dili, bir bilim insanının titizliği ile bir romancının sürükleyiciliği arasında gidip gelir. Kitapta kullanılan "Çekirdek Dil Yaklaşımı", edebi açıdan bakıldığında bir karakter analizi yöntemine benzer. Yazar, kullandığımız sıradan kelimelerin, aslında bilinçaltımızın derinliklerinden gelen "kayıp bir dilin"
1000Kitap
Seninle BaşlamadıMark Wolynn · Sola Yayınları · 202218,1bin okunma
10/10
·328 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
10 saatte okudu
·
Okunma: 13 Nisan 2026 00:59
Bu kitap, kadınların “deliliği”ne dair bildiğimiz pek çok şeyi yeniden düşünmeye zorlayan, oldukça kapsamlı ve sarsıcı bir çalışma. Ussher, en başta şu temel soruyu ortaya koyuyor: Kadınlar gerçekten daha fazla “akıl hastalığı” mı yaşıyor, yoksa bu şekilde tanımlanma ve etiketlenme ihtimalleri mi daha yüksek? İlk bölümde, “kadın deliliği”nin tarihsel ve söylemsel olarak nasıl inşa edildiğini tartışıyor. Özellikle Michel Foucault’dan hareketle, psikiyatrik bilginin yalnızca gerçekliği yansıtan nötr bir alan olmadığını; aksine “normal” ve “anormal” sınırlarını çizerek belirli özne konumları (örneğin “deli kadın”) yarattığını ileri sürüyor. Bu çerçevede DSM gibi tanı sistemleri sadece hastalıkları tanımlamakla kalmıyor, aynı zamanda onları kuruyor ve meşrulaştırıyor. İkinci bölüm, histeriden depresyona uzanan tarihsel dönüşümü inceliyor. “Histeri”nin kökeninin rahme dayandırılması, “dolaşan rahim” gibi açıklamalar ve kadın bedeninin doğrudan patolojinin kaynağı olarak görülmesi, oldukça çarpıcı örneklerle ele alınıyor. 19. yüzyılda kadınların “itaatsizlik”, “duygusallık” ya da cinsel davranışları nedeniyle akıl hastası ilan edilmesi; hatta klitoridektomi gibi müdahalelerin “tedavi” olarak uygulanması, bu sürecin ne kadar derin bir kontrol mekanizması içerdiğini gösteriyor. Ussher, günümüzde histerinin yerini büyük ölçüde depresyonun aldığını, ancak bu değişimin kadınların deneyiminden çok, bu deneyimlerin nasıl adlandırıldığıyla ilgili olabileceğini öne sürüyor. Üçüncü bölümde ise modern psikiyatrik tanılara odaklanıyor. Özellikle borderline ve histrionic kişilik bozukluğu gibi tanıların, “aşırı duygusal”, “zor”, “öfkeli” ya da “bağımlı” kadın davranışlarını patolojikleştirme riski taşıdığı tartışılıyor. Burada önemli bir çelişki ortaya çıkıyor: Kadınlar hem “fazla
The Madness of WomenJane M. Ussher · Routledge · 20111 okunma
Spoiler!! Kitabı okuyacaksanız incelememi okumayın!!
4/10
·104 syf.·
2026 22. kitabı
​Bir insanı öldürüp, sonra soğukkanlılıkla (hatta sanki sıradan bir iş yapıyormuş gibi) parçalara ayırıp bir valize tıkıştırmak nedir? Sanrılarla gerçeklerin birbirine geçtiği bu kitap bu hayal gücü, O detaylar, okuyucuya "Burada sanatsal bir şey var" dedirtmekten ziyade, "Ben ne okuyorum, bu nasıl bir sapkınlık?" dedirtiyor bence. Buradan sonrasında zaten kitapla hiç bir bağ kuramadım ama bitireyim derken finalde göz oyma sahnesi ise bardağı taşıran son damla oldu. Bu kadar "çiğ" bir şiddetin ve hastalıklı bir ruh halinin bu kadar övülmesi neden? ​ ​ Anlatıcı, karşısındaki kadını bir insan olarak değil, bir nesne, bir "imge" olarak görüyor. Onu keserken veya gözünü oyarken duyduğu his bir pişmanlık değil, garip bir tatmin ya da hissizlik. Kitapta ölüye duyulan o garip ilgi, cesetle kurulan bağ... Bunlar normal bir okuyucu için "sanat" değil, psikiyatrik birer semptom.. Umuyorum ki tek beğenmeyen doğru bulmayan ben değilimdir..
Kör BaykuşSadık Hidayet · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202436,6bin okunma
10/10
·256 syf.··
2026 6. kitabı
·
25 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 23:28
''Le soleil ni la mort ne se peuvent regarder en face.'' ("Ne güneş ne de ölüm gerçek karşısında değişebilir.") "...ölüm korkusu ve yaşanmamış hayat hissi arasındaki pozitif ilişki. Başka bir deyişle hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarsınız. "Hayatınızı mükemmel hale getirin." ve "Doğru zamanda ölün." Yalom, kitabına Rochefoucauld’un ünlü vecizesiyle başlar: "Güneşe de ölüme de doğrudan bakılamaz." Ancak yazarın iddiası tam tersidir: Ölümün gözlerinin içine bakmak, paradoksal bir şekilde hayatı daha canlı, daha anlamlı ve daha dolu yaşamamızı sağlar. Kitapta öncelikle ölüm kaygısının şekilden şekile giren maskelerini okuruz. Yalom’a göre, klinik ortamda karşılaşılan pek çok psikolojik semptom (anksiyete, depresyon, kontrol takıntısı) aslında derinde yatan ölüm korkusunun birer maskesidir. İnsanlar yaşlandıkları için değil, "yaşanmamış hayatlar" bıraktıkları için ölümden korkarlar. Kitap, bu kaygının nasıl fark edileceğini ve onunla nasıl dost olunacağını anlatır. Artık farkında olarak baktığımız ölüm için el uzatan çareler üzerine birkaç başlık daha karşımıza çıkıyor "Dalgalanma" (Rippling) Kavramı. Kitabın en etkileyici ve teselli edici bölümlerinden biri dalgalanma etkisidir. Yalom, biyolojik olarak yok olsak bile, fikirlerimizin, nezaketimizin veya öğrettiğimiz bir bilginin başkaları aracılığıyla geleceğe aktığını söyler. Bu, bireysel yok oluşa karşı geliştirilen seküler ve çok güçlü bir "ölümsüzlük" anlayışıdır. Ve beni etkileyen başlıklardan son olarak İyileştirici Bir Bağ Olarak "İlişkiler" Yalom, "yalnız öleceğimiz" gerçeğinin yarattığı izolasyonu, "burada ve şimdi" kurulan derin insan ilişkileriyle aşabileceğimizi savunur. Terapist kimliğiyle paylaştığı vaka analizleri, okura şu mesajı verir: Yalnızlık, paylaşıldığı anda azalır. Gerçek bağlarla
İnsan ve Hayat
Güneşe Bakmak Ölümle YüzleşmekIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınları · 20173,381 okunma