Bu kitapla ilgili sadece bir iki kelime söyleyecek olsam, anlaşılmamanın ızdırabı derdim. Bazen yaşanan olaylardan daha çok, o olayla ilgili hislerimizin ciddiye alınmaması, o gerçekliğin sadece bizim yorumumuzmuş gibi manipüle edilmesi yaşanan olayın kendisinden çok daha fazla zarar verir. Aslında mesele kimsenin kendisini anlamamasından ziyade, kimsenin anlamak istememesi ya da bunun için çaba göstermemesi oluyor çoğu zaman..Üstüne, zorunlu bağların anlamdan yoksunluğu, gönülsüz nezaket yarışının yüceltildigi bir yerde tüm bunların karşısında durup anlaşılmanın savaşını vermek ise epey yıpratır.. Tam olarak böyle birinin resmini çizmiş yazar. Bence hepimizin ortak meselesidir bu arada. Çocuklar arasında paylaşımı sorun haline gelmiş olan bir miras anlatılıyor gibi gelebilir ama mevzunun miras değil, duygular, kabul görmeme, hissettikleri ve düşünceleri yuzunden dışlanma olduğunu çok geçmeden anlıyorsunuz. (Burada bir spoiler vermem gerekecek çünkü hikaye aslında sadece duyguları anlaşılmayan, dışlanan ve öteki hissettirilen kişi değil. Böyle hissettirilmesinin bir sebebi var; ensest. Fazla değinmeyeceğim çünkü hikayenin belkemiği)
Düşünmeden edemiyorum.
Dünyaya gelmiyoruz, getiriliyoruz. Dolayısıyla burada bulunuşumuzun tek sorumlusuymuşuz gibi görülmemiz, ebeveyn ya da bakım verenlerimizin yükümlülüklerinden ve cevabından korktuğu soru sebebiyle bence. Bu soru "Beni dünyaya neden getirdin?" olabilir. "Bana bu dünyada ne hazırladın?" olabilir.. Pekala artırabiliriz. Bu bulunuş halinin sorumluluğunu paylaşmak istemeyen bakım verenimiz, bilince eriştiğimizde özgür irade ile karar verdiğimizde hissettiklerimizin de sorumluluğunu bölüşmeyecektir. Hatta kendi üzüntü ve kederinden de kişiyi sorumlu tutacaktır. Bu duygular ya da soru işaretleri ile boğuşan ama aynı zamanda