Mezara baktıkça Youqing daha da ufalıyordu sanki. On üç yaşında birine benzemiyordu. sanki Jiazhen onu daha yeni doğurmuş gibi görünüyordu. Ellerimle kapattım toprağı üzerine, küçük taş parçalarını ayıkladım. Taşlar değer de canını acıtır diye korkuyordum….. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son bir kez daha baktım. Kulübenin kapısına vardığımda oğlumu bir daha göremeyeceğimi anladım. Ağlamaktan kendimi alamıyordum.
Bir çukur kazdım ve onu içine yerleştirdim. Sonra annemle babama şöyle dedim. “Youqing geliyor, ona iyi bakın. Hayattayken ona iyi davranamadım. Siz benim yerime ona iyi bakın!”
“Aslında benim çok daha önce ölmem gerekiyordu,” dedim. “Savaşta birçok insan öldü, her nasılsa ben hayatta kaldım. Her gün kendi kendine ‘yaşamalıyım’ diyordum, böylece eve dönüp sizleri görebilecektim. Şimdi sen bizi terk etmekten mi bahsediyorsun?”
Sözlerim etkili olmuş olacaktı ki ertesi sabah uyandığımda Jiazhen’ın gözlerini dikmiş bana baktığını gördüm “Fugui, ben ölmek istemiyorum,” diye fısıldadı. “Tek istediğim, her sabah uyanıp seni ve çocuklarımı görebilmek.”