Spoiler içermektedir!
İNANILMAZ BİR ŞEY OKUDUM.
Nasıl anlatacağım, nasıl yorumlayacağım inanın ben de bilmiyorum. Hangi detayından bahsetsem diye düşünürken bile kitabın içinde kayboluyorum.
Düşüncelerimi toparlayarak size biraz kitabın etkileyici yönlerinden bahsedeceğim.
İlk önce kitabın türü epik fantastik, en sevdiğim tür olur kendisi. Fang Runin diye bir kız uç vilayetlerden birinde uyuşturucu ticaretine bulaşmış bir yaşam sürüyor, istikrarını toplayıp da imparatorlukta topluca düzenlenen akademi sınavına girmeyi ve başarmayı kafasına koyuyor ve başkentteki en prestijli akademi olan Sinegard'ı kazanıyor. Hikayenin başlangıcı bu şekilde. Yazar bize Rin'in mücadelesini her aşamada açık açık gösteriyor. Sinegard'da uğradığı psikolojik şiddet, o kadar gerçekçiydi ki... ben bile kendimi aşağılanmış hissediyordum okurken. Rin gerçekten de her şeyi kendisi öğrendi, gerçekçi ve net biriydi, kendine sağlam bir hedef belirleyip ölmek pahasına dahi olsa, o hedefin peşinden koşuyordu. Derslerdeki başarıdan tut tüm bir ülkeyi yok etme arzusuna kadar. Hedeflerine ulaşmadan kendisine pes etmek şansı vermiyordu, bir motivasyona yaslanıyor ve acıya farklı anlamlar yükleyerek ilerliyordu. Onu başarıya götüren de bu oluyordu zaten. Acı başarıdır.
Sık sık gerçekliğinin sarsıldığını ve etrafında bir sır perdesinin dolandığını görüyorduk. Kendi doğrularına bu kadar bağlı biri olması, o doğruyu benimsediğinden değil de, amaçlarına iyi hizmet ettiğinden veya mecburiyetten kaynaklanıyordu. Bu yüzden düştüğü durumlarda kısa bir sendeleme yaşıyor, ardından kendine yeni bir harita çiziyor ve o haritaya bir çarpı atıp da yeni amacını işaretliyordu. Böyle dememe bakmayın, bir makine değil, bir insan okuduğumuzu yüzümüze çok güzel bir şekilde çarpıyordu yazar. Zihnindeki güçü