Ansızın bir tıkırtı takılıyor kulaklarıma. Hülyaların bulandırdığı zihnimin gerçeklerinden, hayatın tekdüzeleşen kabullerine sığınmaya çabalıyorum bir süre bakışlarımla. Hafifçe doğruluyor, hemen sonra üstümdeki halsizlikten olacak yavaşça, birkaç adım karşımda bulunan duvarın zamanla kabarmış ve dökülmüş boyalarının üzerindeki büyükçe siyah bir lekeyi andıran saatime bakıyorum. Tıkırtının kaynağını daha fazla meraka gerek bırakmayan bir tavır takınıyor kulaklarım ve yorgun bakışlarım ardından tekrar yakalıyor bu tiz , ağır aksak narin seslenişleri. Bir halsizlik ve yorgunluk hissi sarıyor tüm bedenimi ama elle tutulur gözle görülür bir sebepten değil büsbütün en anlaşılmaz, en kavranmaya muhtaç düşüncelerden alıyor temelini. Vücudumu ve saatlerimi paylaştığım, zaman içerisinde beni kendisine bir nevi mahkum adleden yatağımdan kalkıyorum; irademin son kırıntılarını solurken. Hafif ve alışıldık bir sendeleme getiriyor beraberinde bu ani kalkış. Birçok şeyi kabullendiğim bir uysallık üzerimde bu hali de kabulleniyorum tıpkı aylardır süregeldiği gibi… Hastalıklar, hastaneler, teşhisler ve ilaçlar… Hayır diyorum, bir hayat sahnesinde daha bu oyunu tekrar ve tekrar yoğun bir acı duyarken göğsümde oynayamam… Hayır diyorum. Bir başkaldırı yükseliyor içimde benden bana karşı… Çok sürmüyor ama. Reddediyorum. Kabulleniş ve yok sayış silsilesine eklediğim halkalardan birini daha geçirip boynuma, hafif kamburlaştırdığım sırtımla banyoya doğru ilerliyorum. Her bir adımımda gün doğmadan hemen öncesinde duyulan soğukluğu daha çok hissediyorum, daha çok çarpıyor kızgın demirini kollarıma ve bacaklarıma. Ağırlık bağlanmış da güçlükle kaldırıyormuşum gibi duran kollarımla ışığın mekanik kibritini arıyorum. Birkaç sarsak deneme sonrası anahtarı buluyorum. Gecenin yekbütün karanlığında;