Önsözünde; ‘’Kayadibi Mahallesi, kendisini her şeyin öznesi olarak gören insanlığın, çevresine bu bakış açısıyla nasıl zarar verdiğini anlatan balık hikâyelerinden oluşuyor. Balıkların dünyasını kendi dünyamız gibi algıladığımızda ortaya çıkabilecekleri konu alıyor. Yadırgadığımız davranışlarımızın, balıkların hayatlarında nasıl etkileri olabileceğini ortaya seriyor.’’
Diyerek giriş yapıyor. Öykülerinde meramını yalın bir biçimde, dolambaçlı yollara girmeden, gereksiz romantizmden kaçınarak duru bir anlatımla aktarıyor ki beni etkileyen de bu oluyor. Yeni nesil kimi yazarlar kendini çok fazla ciddiye alıyor, ağdalı bir dil kullanıyor ki bu da bana çoğu zaman itici gelen bir unsur. Ağaçtan düşen kuru bir yaprağa bir sayfa dolusu anlam yükleyebilen yazarlarla karşılaşmak mümkün. Yaşar Kemal değilseniz komik duruma düşmeniz de yüksek bir olasılık. Kimi insanlar bu tip romantizmi seviyor. Kitap elime geçtiğinde iki günde bitirdim. Kimi öykülerini kitap basılmadan önce okumuş fikir alışverişinde bulunmuştuk. Tamamlanıp bir bütün olarak okumak güzeldi…
Okuyucuyu bir kefal ile özdeşleştirmek, duvarların ve balık halinin, İDO seferlerinin tahribini deniz canlılarının gözünden anlatabilmek kolay bir şey olmasa gerek. Balıklar ve deniz yaşamı konusunda hiçbir şey bilmesem de kitaptan kopmadım. Kopmamın sebebi de kitapta bir türden veyahut balıkçılık tekniğinden bahsedildiğinde altının boş olmadığını küçük bir araştırmayla öğrenmiş olmamdır. Hiç bilmediğim balık türlerini, özelliklerini öğrendim. Korkulan bir balık türü zikredildiğinde ufak bir araştırma yapma gereği duyuyorsunuz ve balıkların dünyasını tasavvur ettiğinizde korkulan bir balık olmaya gerçekten değer olduğunu anlıyorsunuz. Her ne kadar Öznesi İnsan Olmayan Balık Hikâyeleri denilse de balıkların dünyasını