Cumhuriyet'in ilanından sonra ilk vakitler öyle çok da şikâyetçi değil halk. Ayasofya yine aynı şekilde inanmış insanlarla dolu. Ama bu kez daha bir sarılmışlar dine. Zira karşılarındaki düşmanın niye geldiğini biliyorlar. Ve maneviyatlarını teslim etmek istemiyorlar. Hem şunun farkındalar ki savaş meydanında askeri çok olan değil inancı tam olan galip gelir. Ne azlar çoklara galip gelmiştir bu inançla. Onun için hem Peygamber'in müjdesi hem Fatih'in emaneti hem de fetih sembolü olan Ayasofya'ya sıkı sıkıya sarılıyorlar.
Ama sonra mesele değişiyor. Otuzlu yıllarda arka arka ya acayip işler oluyor bu topraklarda. Osmanlı ile ilgili ne varsa karalanmaya başlıyor. Osmanlı padişahları ayyaş mı, sapkın mı, basiretsiz mi olmuyor? Daha bilmem ne kadar terane... Ama işin tuhaf tarafı bunu söyleyenler o padişahların fethettikleri topraklarda yaşıyor. Sonra onların dili unutturuluyor. Kör, sağır, dilsiz kalıyor insanlar. Evlerinde Arap harfleriyle yazılmış kitabı olanlara baskı yapılıyor, kimi hapse atılıyor, kimine hakaretler ediliyor. Tabii bunların içinde Kur'an-ı Kerimler de var. Sonra ezan asıl hâlinden çıkarılıyor da Türkçe okunmaya başlanıyor. Hem de ilk olarak nerede biliyor musun? Fatih Sultan Mehmed'in kendi adıyla anılan camisinde. Yani Fatih Camii'nde... İkincisi ise Ayasofya Camii'nde hem de bir Kadir Gecesi. Neden bu sıra ve neden başka yerler değil. Tesadüf mü?
Buna uymayanlar hapislere atılıyor, dayak yiyor kimi idam ediliyor. Tam o dönemlerde Avrupa basınında yazılar çıkıyor Ayasofya Camii'nin harap hâlde olduğu, tamir edilmesi gerektiğiyle ilgili ve aynı vakitlerde yerli basında aynı manşetlerle çıkıyor. Ve bir şey daha var tam bunlar olurken yine tesadüfen(!) Amerika'da Bizans Araştırmaları Enstitüsü diye bir enstitü kuruluyor. Ve ilk icraatı için de seçtiği
"Osmanlı Devleti son zamanlarında gücünü yitirince ki bence bunun esas sebebi de yine manevidir. Zira düşman maneviyatımıza saldırmış, hayallerimizi, ideallerimizi bir şekilde zihnimize Osmanlı olduğumuzu unutturarak çalmıştı. Ve Tanzimat'tan beri bir şekilde cellâdımıza âşık etmişti bizleri. Aramızda kendini, kendi kimliğini, dinini, her şeyini inkâr eden onlarca insan vardı. Bile isteye konmuşlardı makamlara. Ve düşmandan daha düşmanca saldırıyorlar, çalışıyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bir şekilde mağlup olan devletlerin arasında bulunduğumuzdan çıkıp gelmişlerdi İstanbul'a ve İstanbul fethedildiğinden beri ilk kez düşman askerleri şehre girdi. Hem şu da vazgeçilmez dediğimiz Çanakkale daha evvelinde zaten geçilmişti yani. Ve İstanbul'a kadar gelinmişti. Aynen o Latin istilasında dedelerinin yaptığı sefilliklerle geldiler. Sarayları yağmaladılar, oralara yerleştiler, Osmanlı belgelerine, Kur'an-ı Kerim'lere hakaretler ettiler, Müslümanlara saldırdılar, kimini öldürdüler kimine akla gelmeyecek rezillikler ettiler. Sonra çekip gittiler. 1918 yılında girdikleri İstanbul'dan 1923 yılında sessizce çıkıp gittiler. Ama giderken de sultanı götürdüler.
Esas davaları maneviyatımızdı.Onlar bizim Türklüğümüzden değil belki ama Müslümanlığımızdan korkuyorlardı. Zira biliyorlardı ki biz inandığımız vakit karşımızda duramayacaklar, öldüğümüzü sandıkları anda bile enselerinde bizi bulacaklardı. Onun için de giderken sultanı yani halifeyi Sultan Vahdettin’i götürdüler.