Bu dünyadan daha güzel bir dünya buldum ben; kitapların arasında. Onlarla ve onların içinde yaşıyorum. Aslında onlar yaşıyorlar. Ben sadece onlara kaçıyorum. Dünyadan, insanlardan, derdimden bazen ve en çok da kendimden.
İstanbul fethedilmeden evvel Ayasofya henüz kilise iken ayinlerin yapıldığı gizli bir odada ve kutsal sunak yerinde, senenin bazı vakitlerinde içeriden sesler işitenler olduğu söylenmiştir. Derler ki içinde ne olduğu, kimin bulunduğu bilinmez lakin dışarıdan bu sesleri işittiğini söyleyen bazı kimseler bu seslerin Müslümanların ibadet ederken söylediklerine benzediğini anlatırlarmış.
Ve bu bahiste dilden dile bir efsanedir söylenip de gelmiştir. Derler ki:
Ayasofya'nın karşı tarafında bulunan bir bakkal dükkânı varmış. Bir gün dükkânın sahibi çırağını çarşıya bir şeyler almak için göndermiş. Çırak, işini bitirip de gerisin geri dönerken yolunu kısaltmak maksadıyla Ayasofya'nın avlusundan geçmeye niyetlenmiş. Tam o sırada Ayasofya'dan gelen bazı sesler işitmiş, birkaç adım atınca bir kapının aralık olduğunu, içinde nur gibi parlayan ay yüzlü yedi kişinin kendinden geçmiş hâlde bir zikre tutulduğunu görüvermiş. İçinde nedensiz bir arzu ile açık olan o kapıdan girivermiş içeriye ve oradakilerin yanında bir vakit kendinden geçercesine iştirak etmiş. Ve zikir bittiği vakit çıkmış da dükkâna gidivermiş.
Dükkâna geldiğinde daha evvel hiç görmediği, tanımadığı bir gencin tezgâhın ardında olduğunu fark etmiş ve hırsızdır diye düşünüp yapışmış yakasına "Sen kimsin? Ne arıyorsun burada?" diye sorunca beriki:
"Ben bu dükkânın çırağıyım. Esas sen kimsin be adam!" diye karşılık vermiş.
Bizimki sinirden ne edeceğini bilememiş. "Besbelli ki hırsızdır da beni kandırmaya çalışıyor." diye geçirmiş içinden ve iki eliyle sıkıca kavrayıp "Bırak yalan söylemeyi. Bu dükkânın bir tane çırağı var. O da benim" demiş ve tutuşmuşlar bir kavgaya.
Tam o sırada dükkânın sahibi gelivermiş ve hemen tanımış eski çırağını "Evladım, sen nerelerdesin?" diye hem kızgın hem de endişeli bir hâlde "Bir
Gönül ehli bazı zatlar Ayasofya Camii hakkında şöyle bir haber rivayet etmişlerdir:
İstanbul'un fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya'nın camiye tahvil edilmesini emretmiş ve bu işin başında da hocası Akşemseddin'in bulunmasını istemiştir.
Fethin olduğu o Salı gününden Cuma gününe değin vakit az lakin iş çoktur diye işçiler, ustalar, kalfalar hep bir elden gece gündüz çalışmaya başlamışlardır. Lakin insanın ezelden beridir en büyük düşmanı şeytan ve nefs orada çalışanların her birinin içine vesveseler sokarmış da kimi bu işin yetişmeyeceğini söyler kimi bu hâlde, her bir yanda Hristiyan varken namaz kılınamayacağı ile ilgili kelam edermiş.
İşte bu ahvalden haberdar olan Akşemseddin, bir gün o ulu mabedin içinde bir köşede secdeye kapanmış ve bu müşkülün çözümü için yaş dökerek Allaha yalvarmıştır. Ve o secdeden başını kaldırdığı vakit içinde bir huzur, gönlünde bir sürur bulmuştur.
Rivayet edenler şöyle söylerler ki o gün Akşemseddin'in o duası ile Allah, şeytanı Ayasofya Camii'nde bir mermere hapsetmiştir. Ve hâlen dahi o mermer sütunun üzerinde şeytanın sureti apaçık bellidir.