Şenül Korkusuz

ÜLKELER ARASI SAVAŞ YAPILAN HERŞEYE MEŞRUTİYET KAZANDIRIR MI?
Bunun kamusal huzuru bozabileceğini söylüyorlardı, Vahşetin ortalığa saçtığı o müthiş huzuru. Ama bu kepazelik, yalnızca Japonya ve Amerika ile bağlantılı olarak tezgâhlanmadı. Bütün dünya, iyilerin kazandığına inanma ihtiyacı duyuyordu. Bilgi edinilebilir hale gelmeden önce, resmi görüntüleri olmayan birer hortlak gibiydi Hiroşima ve Nagazaki. Tam bu noktada, aradaki mesafe bir yana, onlarla Holokost arasında bir karşıtlık var. Bütün farklılıkların ötesinde, herkesin imgelemine büsbütün yerleşti Shoah, öyle değil mi? Toplama kampı denilince, boş bir mekân görmüyorsunuz. İnsanları, kurbanları görüyorsunuz. Mauthausen'deki ölü beden yığınları, kolektif hafıza işlevi görüyor. Japonya'daki ölü bedenlerse, yenilenlere ait. Onların sessizliği, neyse ki bizim tarafımızda olan galiplerle ilişkili. Atom bombası denilince kafanızda canlanan ilk görüntü, kurbanlar değil. Mantar. Patlamayı görüyorsunuz, öldürdüğü insanları değil. Yok olmanın uç noktası değil midir bu? O nedenle, hayatta kalanlar, bunu idrak etmiş olsun ya da olmasınlar, asiydiler. Bunun için, kahramanca davranmış olman gerekmiyordu. Hâlâ hayatta olmaları, yeterince radikal bir eylemdi. Öyle olması öngörülmemişti çünkü. Yoshie'nin politik yanını oluşturan şey buydu. Radikaldi. Çünkü hayatta kalmıştı. Babamla defalarca tartıştık. Yahudi soykırımının o bombalarla ne ilgisi var? Antisemitizm ve ülkeler arası savaş, bambaşka şeyler. İnsan haklarının söz konusu olduğu yerde bu incelikli safsatalar tepemi attırıyor. Ülkeler arası savaş, yapılan her şeye meşruiyet kazandırır mı? Diyelim ki, o zamanlar bir Yahudi devleti vardı, antisemitist güce karşı savaştı. Topkampları bize daha az affedilmez mi gelecekti o zaman? en çok çatıştığımız konuyu, Filistin'i ele alalım. O topraklarda çocukların ve sivillerin öldürülmesinin,
Sayfa 288·Kitabı okudu
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
KAYDEDİLMEYEN DERDİN TEDAVİSİ OLMAZ
Yaşımız ilerledikçe hafızamız daha uzaktaki şeylerin işgaline uğradığına göre, eski hayaletler yeniden peydahlanacak demektir. Öyleyse delirme ya da unutuş, doğal tepkiler olsa gerektir. Sizce de öyle değil mi? Hayatım hakkında hatırladığım her şeyi anlatmaya çalışmamın nedeni budur belki de. Bunları bilmediği için oğluma, unutmaya başladığım için kendime anlatıyorum. Ama hafızanın yaratıcı işlevler gördüğünü düşünmek hoşuma gidiyor. Yalmzca hatırlayamadığını ya da tam olarak kavrayamadığını uydurduğu için değil. Bana göre, iyi bir hafiza kendi kendine şunu sormalıdır: Bana yapılanla ne yapabilirim? Anılarım beni neye dönüştürüyor? Beni nasıl yeniden üretiyor? Sanırım sürgünde öğrendim bunu. Ve burada, Yoshie ile. Etrafınızda her zaman size biraz olsun unutmanızı tavsiye eden insanlar olur. Bazı şeyleri hatırlamamanın daha iyi olduğunu söyleyen. Ne var ki, tavsiye edilen şey, sizi çözümsüzlüğe sürükler. Çünkü ifade edilmeyen bir travmanın üstesinden gelinemez. Tam anlamıyla yatışması sağlanamaz. Not etmediğiniz, sizi uyumaktan ya da başka bir şey düşünmekten alıkoyan fikirler gibi. Nur içinde yatsın, şöyle derdi terapistim: Kaydedilmeyen derdin tedavisi olmaz. Alanında isim yapmış biriydi. Bir seferinde, bu ilkeyi soykırıma nasıl uygulayabileceğimizi sordum ona. Ona göre, ilk kuşak için ifade edilemeyen bir şeydi soykırım. Ortada sözcükler yoktu. İkincisi kuşak için adı anılamaz bir şeydi. Uygunsuzdu. Üçüncü kuşak içinse, düşünülemez bir şeydi. Yaşanmış olması ya da bir daha düşünülemez bir şeydi. Yaşanmış olması ya da bir daha yaşanması mümkün olmayan şey. Bu safhaların hangisindeyiz biz?
Sayfa 248·Kitabı okudu
Alıntı
GAZETECİLİĞİN İNCE RACONLARI
Benim başladığım dönemde, yazının temel iletişim ögesi, emir kipiydi. Okuru kızıştırmak için bir makalede en az altı kez kullanmazsanız, orta sınıfla yakınlaşma yeteneğinden önemli ölçüde yoksun olduğunuz sonucuna varılırdı. İkinci kural, bir gizemlilik duygusu yaratmak için bir soruyla başlamaktan ibaretti. Eğer bir meclis grubu, Fransalı bir sosyolog dil felsefecisi ya da toplumu ürküten bu tarz herhangi bir şey hakkında yazıyorsanız, zorunluluğa dönüşürdü bu kural. Başvurulacak üçüncü yöntem, elinden gelen en delibozuk karşılaştırmaları yapmaktı. Kimi çarpıcı örnekler: "Ortaçağcılığın Andy Warhol'ü". "Barışın Joe Frazier'ı”. "Yıldız adaylarının Virginia Woolf'u." "Fellini, Engels ve Mickey Mouse'un ustaca karışımı." "Proust, Eva Peron ve Kareem Abdul—Jabbar'ın tehlikeli karşılaşması." Ama en önemlisi, klasikleri şaşaalı, eşcinsel çağrışımlara yol açarak yorumlamaktı. Deri elbise giymiş bir Hydn neye benzerdi? Tolstoy, parlak oğlan çocuklarına ilgi duysaydı ne olurdu? İki grafiti, Sistine Şapeli'ni ne ölçüde güzelleştirirdi? Bu sorular, ansızın hayati bir önem kazanmıştı, Post—Marksizm'in, gösterge bilimin ve yapısal antropolojinin, ancak bir punk grubunu lanse etmeye hizmet ettiği takdirde kabul göreceği bir noktaya gelindi. Underground eleştirinin küçük krallığında, muhteva, sonuç, (daha da kötüsü) mesaj gibi dekadan kavramlar yasaklandı, Estetik deneyimin saflığım bozan çarpıklıklar olarak görülüyordu bunlar. Tek bir hafta sonunda, sizin İtibarınızı yerle yeksan edebilirlerdi.
Sayfa 176·Kitabı okudu
Alıntı
GAZETECİLİKTE MESLEKİ DEFORMASYON
Gazetecilik, tıpkı onu icra eden biz gazeteciler gibi, ruhsal gelgitleri olan bir iştir. Her gün, keyif ve iyimserlikle depresyon arasında mekik dokuruz. Aniden peydahlanan hayal kırıklığının hemen arkasından büyük bir keşif gelir. İnsanların birçoğu böyledir. Ama bizim mükemmel bir mesleki mazeretimiz var. Atlatma haber müptelalığı. Mühlet bağımlılığı. Bunun, bizim ilişki kurma biçimimizi etkileyen sonuçları olduğunu düşünüyorum. Bana yeni, farklı, hatta zor gelmeyen (araştırılmaya değmeyecek diyelim) birisini çekici bulmam olanaksızdı. Ya ben? Başkalarına çok şaşırtıcı, çok özel mi geliyordum? Çok acımasız bir soru. Gördüğüm ya da dinlediğim ilginç her şeyi kaydetmek. Ne olur ne olmaz diye her şeyi not etmek. Benim depresif safhaları atlatma yöntemimdi bu. Bir şeyi not ederken, bunu neden yaptığımı bilmezdim. Ama bunu yapmak, bana güven verir, soluk aldırırdı. Sonunda, onun hakkında er geç bir makale yazacağımı tahayyül etmeksizin, bir kitap okuyamaz, bir film izleyemez, birisiyle konuşamaz olmuştum. Bir makale ya da ölünün özgeçmişi. Kısacası, her tanıklığım işe yaramalıydı. Şimdi burada sunduğum verilerin çoğu, o dönemde kaydettiğim şeyler. ….
Sayfa 175·Kitabı okudu
Alıntı
NÜKLEER ENERJİDEN VAZGEÇMEK İÇİN İZLENECEK YOLLAR
Hiç bulaşmak istemediği pek az kötü alışkanlıktan biri de, safderunluktur. Dolayısıyla, nükleer enerjiden feragat etmenin yaratacağı komplikasyonların farkındadır. Japonya, endüstriyel temposunu sürdürebilmek için petrol ve karbon tüketimini artırma yoluna gitmediği takdirde, seçkin ekonomilerin arasında kalmakta zorlanacaktır. Öte yandan, kirletici madde salınımını artırma yoluna giderse, uluslararası anlaşmaları daha fazla ihlal etmiş olacaktır. Bu durumda, geriye üç seçenek kalıyor, diye akıl yürütür Watanabe. Yavaşça azaltma yoluna gitmek, böylece adamn emperyalist hayallerinin gerçekten sona ermesini göze almak. Göçmen politikasında köklü bir değişikliğe gidip ülkeyi genç işçilere açmak, böylece kültürel devrime yol açmak. Ya da yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapmak, böylece üretim profilini dönüştürmek. Fukuşima'dan sonra, tıpkı Hiroşima ile Nagazaki'nin, felaketten sonra kendilerini yeniden inşa etmeleri gibi, yeşil bir kimlik inşa edebilecek yetenekleri var mıydı? Bütün bu hesaplar, demokrasi sorununu örtbas etmektedir. Dünyadaki hiçbir hükümet, enerji kaynakları ile ilgili kararları yurttaşlarının kendilerinin almasına izin vermiyor. Ve enerji kaynaklarını nasıl yönettiğine ilişkin gerçekleri onlardan gizliyor. Dördüncü kadehi bitirirken, ilham perisi yanı başındadır Watanabe'nin. Nükleer enerji, anakroniktir, diye düşünür. Büyük sırlar dönemine aittir. Ama hemen ardından kendi düşüncesine itiraz edecektir Watanabe. Bu sorun yurttaşları doğrudan ilgilendirmektedir. Gerçekten hazır mıyız acaba, daha az enerji tüketmeye?
Alıntı