Denge, etrafımızda olan her şeye rağmen olmamız gereken kişiyi unutmamak değil miydi? Anlamak gerekirdi: Kendini anlattığın gibi değil, karşındakinin yorumladığı gibiydi onun zihnindeki izin.
İnsan, bedeninin dışına çıkıp kendine bakabilmeliydi. Nasıl göründüğünü, nasıl davrandığını, nasıl düşünüldüğünü anlayabilseydi, karşısındakinin üzerinde yarattığı etkiyi analiz edebilseydi, belki o zaman dengede durabilirdi.
Kendi kadınlığından bihaber, dekolte vitrini gibi gezinen birçoklarının arasında engellere rağmen ilerlemeye çalışılan bir yoldu kadınlık. Her şeye rağmen kadın kalabilmekse en büyük zaferdi. Çünkü dünyanın en çok kadınlara ihtiyacı varken, sadece üç beş abazan aç bırakılmış cinselliklerine mazeret arıyor diye, objeleştirilen kadının tüm varlığını hayattan çekip saklanması hayata ihanet değil miydi? Kadının görev almadığı bir toplum köleliğe hizmetteydi.
Kadın olmak başlı başına ihtilaldi. Her gün bir zihni fethedip varlığını olduğun gibi kabul ettirmekle geçen gündelik ama sonsuza kadar süren bir ihtilal. Her gün yeniden başlayan, hiç bitmeyen bir direniş. İnsan yerine konulmanın savaşı!